س و ي

KÖK HARFLER: س و ي

ANLAM: 

سَوِىَ : (İnsanın hali) doğru veya düzgün hale gelmek.

AÇIKLAMA:

مُسَاوَاةٌ : Uzunluk ölçüsü, ağırlık ve kapasite (içine alma ölçüsü) itibarıyla birbirine muadil, denk veya eşit olmak. Mesela şöyle denir:

هَذَا ثَوْبٌ مُسَاوٍ لِذَاكَ الثَّوْبِ : Bu elbise ya da bez parçası, şu elbise ya da bez parçasına muâdildir, denktir veya eşittir.

هَذَا الدِّرْهَمُ مُسَاوٍ لِذَلِكَ الدِّرْهَمِ : Bu dirhem şu dirheme muâdildir, denktir veya eşittir.

Bazen nitelik göz önünde bulundurularak kullanılır. Her ne kadar hakikatte zatı değil bulunduğu mekan göz önünde bulundurularak söylenmiş olsa da, mesela هَذَا السَّوَادُ مُسَاوٍ لِذَلِكَ السَّوَادِ (Şu siyahlık bu siyahlığı muâdildir, denktir veya eşittir.) denir.

İçerdiği muâdelet, denklik veya eşitlik anlamından dolayı عَدْلٌ kelimesi gibi kullanılmıştır.

اِسْتَوَى fiili iki şekilde kullanılır:

Birincisi: İki ya da daha fazla özne alır. Mesela “Zeyd, Amr şu hususta birbirine muadil, denk veya eşit idi ya da o hale geldi” anlamında اِسْتَوَى زَيْدٌ وَعَمْرٌو فِي كَذَا denir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: لاَ يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللّهِ : Bunlar, Allah katında eşit olmazlar (9/19). 

İkincisi: Bir nesnenin kendi zâtında muadil, eşit, denk, düz, doğru veya müstakim olması anlamında kullanılır. Mesela: ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى : Üstün akıl sahibi (melek), doğruldu (53/6). Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ : Sen ve yanında bulunanlar gemiye yerleştiğiniz zaman (23/28); لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ : Onların sırtlarına binip-doğrulmanız için (43/13); فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ : Gövdesi üzerine dikilmiş (48/29).

  1. اِسْتَوَى fiili عَلَى harfi ceriyle geçişli yapıldığında, mesela şu ayette olduğu gibi اِسْتِيلَاءٌ (ele geçirme, hakim olma, üzerinde hakimiyet kurma) anlamı taşır: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى : Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir/hükümranlığı altına almıştır (20/5). a) Bir görüşe göre bu, “Göklerde ve yerde olan her şey Yüce Allah’ın kendilerini tesviye buyurması sonucunda, O’nun için muadil, eşit, renk, düz, doğru veya müstakim hale geldi” anlamına gelir. Bu bakımdan şu sözüne benzer: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ : Sonra planını göklere uygulayıp onları yedi gök şeklinde düzenleyen O’dur (2/29). b) Bir görüşe göre ise, şu anlamdadır: “Her şey O’na nispetle muadil, denk veya eşit oldu. Öyle ki hiçbir şey O’na bir diğerinden daha yakın değildir. Zira Yüce Allah, belirli bir mekana hulul eden, belirli bir mekanda kalan cisimler gibi değildir.”
  2. اِسْتَوَى fiili إِلَى harfi ceriyle geçişli yapıldığında, “ya bizatihi ya da tedbir, yani tertip etme, düzenleme ile bir şeye varma, erişme” anlamı taşır. Yüce Allah’ın şu sözünde ikinci anlamdadır: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ : Sonra duman (gaz) hâlinde bulunan göğe şekil verdi (41/11).

تَسْوِيَةُ الشَّيْءِ : Bir nesneyi ya yükseklik ya da alçaklık bakımından سَوَاءٌ (muadil, denk, eşit veya düz) hale getirme.

Şu sözüne gelince: اَلَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ : O Allah ki seni yarattı, seni düzgün kıldı (82/7). Yani hilkatini (yapını, bünyeni) hikmetin gerektirdiği şekle soktu…”

Şu sözüne gelince: وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا : Nefse ve onu biçimlendirene and olsun (91/7). Burada Yüce Allah’ın nefsin yapı taşı olarak belirlediği kuvvelere işaret edilmiştir. Böylece burada fiil nefse nispet edilmiştir. Başka yerlerde zikredildiği üzere fiilin özneye nispet edilmesinin mümkün olduğu gibi, mesela سَيْفٌ قَاطِعٌ (keskin kılıç) ifadesinde olduğu gibi bir alete ve fiilin kendisine gereksinim duyacağı başka bir şeye nispet edilmesi de mümkündür. Bu görüş وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا : Nefse ve onu biçimlendirene and olsun (91/7) sözünde özne olarak Yüce Allah’ın kastedildiğini savunanların görüşüne göre daha doğrudur. Çünkü مَا edatı Yüce Allah kastedilerek kullanılmaz. Zira bu edat cins anlamı ifade etsin diye konmuştur. Bu hususta sahih bir rivayet de varid değildir.

Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى – الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى : Yüce Rabbinin ismini eksikliklerden uzak tut. O ki yarattı, düzene koydu (87/1-2). Burada سَوَّى fiili Yüce Allah’a nispet edilerek kullanılmıştır. Şu sözünde de böyledir: فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي : Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde (15/29).

Şu sözüne gelince: رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا : Göğün tavanını yükseltti ve onu düzenledi (79/28). Burada “tesviye edilmesi” tabiri, inşa edilmesini ve Yüce Allah’ın إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ : Biz en yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik (37/6) sözünde zikredilen tezyini, süslemeyi içerir.

سَوِيٌّ kelimesi, “miktar yani nicelik ve nitelik bakımından ifrat ve tefritten korunan şeylerle” ilgili kullanılır.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ثَلاَثَ لَيَالٍ سَوِيًّا : Tam üç gece (19/10). Yine şöyle buyurmuştur: فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ : Yakında bileceksiniz dosdoğru yolu izleyenler kimlermiş (20/135).

رَجُلٌ سَوِيٌّ : Ahlakı, huyu ve yapısı, bünyesi itibarıyla ifrat ve tefritten eşit derecede uzak (dengeli) adam.

Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ : Evet, onun parmak uçlarını düzenlemeye gücümüz yeter (75/4). 

  1. Bir görüşe göre bu ifade, “avucunu tıpkı deve tabanı gibi parmaksız bir hale getirmeye…” anlamındadır. 
  2. Şöyle denmiştir: Bilakis “parmaklarının tümünü bir daha faydalanamayacağı şekilde aynı boya getirmeye…” anlamındadır. Zira parmakların farklı boylarda ve biçimlerde olmasındaki hikmet açıktır. Çünkü onların bir şeyi tutmada birbirlerine yardım etmeleri ancak böyle olmalarına bağlıdır.

Şu sözüne gelince: فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُم بِذَنبِهِمْ فَسَوَّاهَا : Rableri de, günâhları yüzünden azâbı başlarına geçirip, orayı dümdüz etti (91/14). Yani “ülkelerini yerle yeksan etti”. Şu sözüne benzer: وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا : Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı (18/42).

Bir görüşe göre ise, “ülkelerini onlarla birlikte dümdüz etti, düzledi” anlamındadır ve Yüce Allah’ın şu sözüne benzer: لَوْ تُسَوَّى بِهِمُ اْلأَرْضُ : Yerle bir olmak isteyecekler (4/42). Burada Yüce Allah’ın kafirlerle ilgili söylediği şu sözüne işaret edilmiştir: وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا : Kâfir: “Keşke ben, toprak olsaydım!” der (78/40).

مَكَانٌ سُوًى ve مَكَانٌ سَوَاءٌ :Ortada bulunan yer. Ayrıca, “iki tarafı, ucu birbirine denk yer” olmak üzere سَوَاءٌ ve سِوًى ve سُوًى yapılarında kullanılmıştır. Bunlar sıfat olarak da, zarf olarak da kullanılır. Temelde ise, bunlar mastardır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:  فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ : Baktı onu cehennemin ortasında gördü (37/55); عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ : Umarım Rabbim beni doğru yola iletir (28/22).

Şu sözüne gelince: فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاءٍ  Sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran (8/58). Yani “muadil, denk bir hükümle…” Şu sözünde de aynı anlamdadır: تَعَالَوْا إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ : Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin (3/64); سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ : Onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; inanmazlar (2/6); سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ : Onlar için mağfiret dilesen de, mağfiret dilemesen de onlar için birdir; Allah onları bağışlamayacaktır (63/6). Şu sözüne gelince: سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ : Artık biz sızlansak da, sabretsek de birdir; bizim için kurtuluş yoktur (14/21). Yani “fayda vermemeleri itibarıyla her ikisi de birbirine muadildir, denktir veya eşittir.” Şöyle buyurmuştur: سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ : İster yerli olsun, ister dışarıdan gelen olsun farketmez (22/25). Ayrıca سِوًى ve سَوَاءٌ kelimeleri bazen غَيْر anlamında kullanılır.

عِنْدِي رَجُلٌ سِوَاكَ : Yanımda senin yerine ve sana karşılık bir adam var.

سِيٌّ kelimesi مُسَاوٍ (müsavi yani denk, eşit) kelimesiyle aynı anlamdadır. Bu itibarla مُعَادِلٌ-عِدْلٌ ve مُقَاتِلٌ-قِتْلٌ kelimelerine benzer. Şöyle kullanılır: “Zeyd ve Amr birbirinin eşi, benzeri” anlamında سِيَّانِ زَيْدٌ وَعَمْرٌو denir. أَسْوَاءٌ kelimesi سِيٌّ kelimesinin çoğuludur. Bu bakımdan نَقْضٌ ve أَنْقَاضٌ kelimelerine benzer. Çoğul olarak قَوْمٌ أَسْوَاءٌ ve قَوْمٌ مُسْتَوُونَ şekillerinde kullanılır.

مُسَاوَاةٌ kelimesi yaygın olarak “değeri, pahası belirlenmiş şeylerde” kullanılır. Mesela “Bu elbisenin değeri, pahası şöyle bir şeye müsavidir; denktir, eşittir veya bu elbise şu değerdedir” anlamında هَذَا الثَّوْبُ يُسَاوِي كَذَا denir. Bu kullanımın aslı “miktar, boy, büyüklük, hacim, nicelik veya değer itibarıyla onunla muadil, denk veya eşit idi ya da o hale geldi” anlamındaki سَاوَاهُ فِي الْقَدْرِ kullanımından gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ : (Zu’l-Karneyn) iki dağın arasını (demir kütleleriyle doldurtup dağlarla) aynı seviyeye getirince (18/96). (Müfredât)

DİĞER BAZI TÜREVLER:

سَوِىَ (geniş zaman يَسْوَى mastar isim سِوًى):

سَوِىَ الرَّجُلُ : İnsanın hali doğru veya düzgün hale geldi.

سَوَّاهُ : Anlamları: (1) O şeyi eşit, benzer, dümdüz, düz, düzgün, doğru veya müstakim kıldı; (2) o şeyi başka bir şey ile benzer veya eşit kıldı ve ona denk kıldı; (3) o şeyi simetrik kıldı; o şeyi farklı kısımları bakımından benzer veya tutarlı kıldı; o şeyi uygun bir biçimde yaptı ya da biçimlendirdi; (4) o şeyi aklın gereksinimlerine uygun bir hale getirdi; (5) o şeyi tastamam kıldı, yapısını tamamladı ya da kusursuz hale getirdi; (6) o şeyi doğru veya iyi kıldı; (7) o şeyi düzeltti ya da ayarladı; (8) Allah (c.c.) O’nun yaratılışını simetrik kıldı ya da onu tastamam ve kusursuz kıldı.

سُوِّيَتْ عَلَيْهِ الْاَرْضُ : Gömülmüştü ya da yerle bir olmuştu.

اِسْتَوَى : Dengeli, değişmez olanı aradı ya da arzuladı; o şey eşit, dengeli, benzer, değişmez, dümdüz, düzgün, doğru idi ya da o hale geldi.

اِسْتَوَتْ بِهِمُ الْاَرْضُ : Toprak onlarla yerle bir oldu, yani toprağın içinde yok oldular.

اِسْتَوَى عَلَى ظَهْرِ دَابَّتِهِ : Hayvanın sırtında sabitti veya o hale geldi, sağlam bir biçimde oturdu ya da kuruldu.

اِسْتَوَى عَلَى الشَّىْءِ : Bir şey üzerinde egemenlik veya mutlak hakimiyet elde etti ya da sahipti.

اِسْتَوَى اِلَى الشَّىْءِ : Bir şeye yöneldi.

 اِسْتَوَى الرَّجُلُ : O kimse, bedenen ve aklen kemale erdi, gençliğin son demine ve yapı ve zeka açısından son hadde erişti, yani fiziksel ve akılsal kuvvetin mutlakiyetine erişti.

اِسْتَوَى الطَّعَامُ : Yemek tamamen pişti.

سَاوَاهُ : O şeye ölçü, derece, boyut, hacim, miktar ve değer bakımından eşit veya benzer idi ya da o hale geldi.

سَوَاءٌ : Anlamları: (1) Eşitlik, dengelilik, benzerlik, adalet veya doğruluk; (2) bir şeyin ortası veya orta yeri; (3) bir dağın veya bir tepenin veya yüksek bir yerin zirvesi; (4) eşit, dengeli, değişmez; (5) Tam, tamam; (6) Eşit, adil veya haklı; (7) İki taraf veya yer arasında eşit uzaklıkta veya yarı yolda; (8) Eşit veya benzer; (9) Bir benzeyen, benzer kimse.

سُوًى ve سِوًى : Benzer; eşit uzaklıkta veya yarı yolda.

سَوِىٌّ : Tamam veya eksiksiz; doğru veya doğrudan; simetrik, iyi ve değişmeyen bir yapıda.

رَجُلٌ سَوِىٌّ : Yaratılış ve yapı bakımından ne fazlası ne de eksiği olan bir kimse, ya da uzuvları sağlam.

غُلَامٌ سَوِىٌّ : Herhangi bir hastalığı ve kusuru veya eksiği olmayan, yapı olarak muntazam ve simetrik sağlam genç bir kimse.

اَلصِّرَاطُ السَّوِىُّ : Doğru olanı ne aşan ne de eksik, tam, gelen yol veya rota; doğru veya dosdoğru yol.

KUR’ÂN’DA GEÇEN TÜREVLERİ: 

Aşağıdaki tabloda Kur’ân’da geçen ve bu kökten gelen kelime türevleri, bunların gramatik adlandırılışları, Kur’ân’da kaç kere geçmiş olduğu belirtilmiş ve örnek bir ayet için, sûre/âyet numarası verilmiştir.


TürAdetAnlamÖrnekAçıklama
سَوَّىfiil-II14Tesviye etti, düzenledi, kemale erdirdi79/28Meçhul Muzari: يُسَوَّى
سَاوَىfiil-III1Müsavi geldi, eşit oldu, denkleştirdi18/96
اِسْتَوَىfiil-VIII35Birbirine denk geldi, istila etti, yerleşti, kuruldu43/13
سُوًىisim1Düzlük, düzgün, tam ortada olan yer20/58
سَوَاءٌisim27Eşit, müsavi, orta yol13/10
سَوِىٌّisim5Mu’tedil, dosdoğru, düzgün67/22

Toplam83


BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR: 

Mahreci Benzeyen Kökler

Benzer Manada Kelimeler

Zıt Manada Kelimeler

  • سَوَّى (a)
  • سَوَّى (b)
  • سَوَّى (c)
  • اِسْتَوَى
    • اِعْوَجَّ > bak: ع و ج
    • اِنْحَنَى
  • مُتَسَاوٍ
  • سَوَاءٌ

TÜRKÇEYE GEÇEN KELİMELER: 

Aşağıdaki tabloda bu kökten Türkçeye geçmiş olan kelimeler, bunların Arapça yazılışları, Türkçe anlamları verilmiştir. Bu kelimelerin bazılarına günümüz Türkçesinde pek rastlanmaz. Daha çok Osmanlıca metinlerde görülmektedir.

Sevâ’ سَوَاء Eşit, müsavi.
Seviyy سَوِيّ Bir, beraber. Düz, doğru.
Seviyye سَوِيَّة Müsavilik, birlik, beraberlik.
Tesviye تَسْوِيَة Seviyelendirme. Düzleme.
Müsâvî مُسَاوِى Eşit, denk.
Müsâvât مُسَاوَات Denklik, beraberlik. 
Tesevvî تَسَوِّى Düzeltme.
Mütesevvî مُتَسَوِّى Düzlenen, düz olan.
Mütesâviyen مُتَسَاوِيًا Eşit olarak, eşitçe.
İstivâ’ اِسْتِوَاء Müsavi oluş. 
Mâsivâ مَاسِوَى Ondan gayrısı. (Allah’tan) başka her şey hakkında kullanılan tabirdir) Dünya ile alakalı şeyler. 
Seyyânen سَيَّانًا Eşit olarak.

ÂYETLER:

DİKKAT! İncelediğimiz kökten gelen kelimeleri, Kur’an-ı Kerim’deki yerlerinde, yakın çevresindeki kelimelerle ilişkilerini gösterecek şekilde listeliyoruz. Uzun ayetlerin sadece bir bölümünü ele aldık. Bazı ayetlerin sadece bir kısmını gördüğümüz için, ayetler hakkında yanlış bir hüküm verilmemesi gerekir. Tamamını ele aldığımız ayetlerin meallerinin sonuna bir yıldız (*) işareti konmuştur.

سَوَّى : Fiil-II. Meçhul Muzari: يُسَوَّى

2:29ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ
Diyanet Meali:Sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir.
4:42يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَعَصَوُا الرَّسُولَ لَوْ تُسَوَّىٰ بِهِمُ الْأَرْضُ وَلَا يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثًا
Diyanet Meali:O kıyamet günü, Allah’ı inkâr edip Peygamber’e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah’tan hiçbir söz gizleyemezler. *
15:29فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Diyanet Meali:“Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin.”
18:37أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا
Diyanet Meali:“Seni topraktan, sonra bir damla döl suyundan yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen Allah’ı inkâr mı ediyorsun?”
26:98إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
Diyanet Meali:“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk.” *
32:9ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ
Diyanet Meali:Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi.
38:72فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Diyanet Meali:“Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.” *
75:4بَلَىٰ قَادِرِينَ عَلَىٰ أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ
Diyanet Meali:Evet bizim, onun parmak uçlarını bile  düzenlemeye gücümüz yeter. *
75:38ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ
Diyanet Meali:Sonra bu, bir “alaka”  oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi.*
79:28رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا
Diyanet Meali:Onu yükseltmiş ve ona düzen ve âhenk vermiştir.*
82:7الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ
Diyanet Meali:Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan (Rabbine karşı seni ne aldattı)? *
87:2الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّىٰ
Diyanet Meali:O, yaratıp şekillendiren, âhenk veren ve düzene koyandır. *
91:7وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
Diyanet Meali:Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene…*
91:14فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوَّاهَا
Diyanet Meali:Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helâk etti ve kendilerini yerle bir etti. *

سَاوَى : Fiil-III.

18:96حَتَّىٰ إِذَا سَاوَىٰ بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُوا
Diyanet Meali:İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi.

اِسْتَوَى : Fiil-VIII.

2:29ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ
Diyanet Meali:Sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir.
4:95لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُولِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
Diyanet Meali:Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda (mallarıyla, canlarıyla) cihad edenler eşit olamazlar.
5:100قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ أَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَبِيثِ
Diyanet Meali:(Ey Muhammed!) De ki: “Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile.”
6:50قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ
Diyanet Meali:De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?”
7:54ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا
Diyanet Meali:Sonra Arş’a  kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan (Allah’tır).
9:19لَا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ
Diyanet Meali:Bunlar Allah katında eşit olmazlar.
10:3ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلَّا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ
Diyanet Meali:Sonra da Arş’a  kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz.
11:24مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَىٰ وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا
Diyanet Meali:Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu?
11:44وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ
Diyanet Meali:Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu.
13:2اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ
Diyanet Meali:Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a  kurulandır.
13:16قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ
Diyanet Meali:De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?”
13:16قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ
Diyanet Meali:De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?”
16:75فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا هَلْ يَسْتَوُونَ
Diyanet Meali:(Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile), kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan (kimseyi misal verir). Bunlar hiç eşit olur mu?
16:76هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Diyanet Meali:Bu, adaletle emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?
20:5الرَّحْمَٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ
Diyanet Meali:Rahmân, Arş’a  kurulmuştur. *
23:28فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
Diyanet Meali:Sen ve beraberindeki kimseler, gemiye bindiğiniz zaman: “Bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah’a hamd olsun” de. *
25:59الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ
Diyanet Meali:Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a  kurulan (Rahmân’dır).
28:14وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَىٰ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا
Diyanet Meali:Mûsâ, olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, biz ona ilim ve hikmet verdik.
32:4اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ
Diyanet Meali:Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a  kurulandır.
32:18أَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُونَ
Diyanet Meali:Hiç mü’min, fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. *
35:12وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ
Diyanet Meali:İki deniz aynı olmaz.
35:19وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ
Diyanet Meali:Kör ile gören bir olmaz. *
35:22وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاءُ وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ
Diyanet Meali:Diriler ile ölüler de bir olmaz. Allah, dilediğine işittirir.
39:9قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
Diyanet Meali:De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
39:29ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا
Diyanet Meali:Allah, birbiriyle çekişen ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu hiç, bir olur mu? 
40:58وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ 
Diyanet Meali:Kör ile gören, iman edip salih ameller işleyenler ile kötülük yapan bir değildir.
41:11ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ
Diyanet Meali:Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi.
41:34وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
Diyanet Meali:İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav.
43:13لِتَسْتَوُوا عَلَىٰ ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ
Diyanet Meali:Üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız diye…
43:13ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ
Diyanet Meali:Sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız diye…
48:29كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَىٰ عَلَىٰ سُوقِهِ
Diyanet Meali:(Onlar) filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş … bir ekin gibidirler.
53:6ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَىٰ
Diyanet Meali:Üstün güçlere sahip, … (aslî sûretine girip) doğruldu. *
57:4هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ
Diyanet Meali:O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş’a  kurulandır.
57:10لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ
Diyanet Meali:İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir.
59:20لَا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ
Diyanet Meali:Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz.

سُوًى : İsim. Sıfat

20:58لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَانًا سُوًى
Diyanet Meali:“Uygun bir yerde, senin de, bizim de caymayacağımız (bir buluşma vakti belirle).”

سَوَاءٌ : İsim. 

2:6سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Diyanet Meali:Onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.
2:108وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ
Diyanet Meali:Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.
3:113لَيْسُوا سَوَاءً
Diyanet Meali:Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir.
4:89وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَاءً
Diyanet Meali:Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız.
5:12فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ
Diyanet Meali:“Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.”
5:60أُولَٰئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضَلُّ عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ
Diyanet Meali:“İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”
5:77قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَأَضَلُّوا كَثِيرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ
Diyanet Meali:“Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış (bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın).”
7:193سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنْتُمْ صَامِتُونَ
Diyanet Meali:Onları çağırsanız da, sussanız da sizin için birdir (sonuç alamazsınız).
8:58وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ
Diyanet Meali:(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir.
13:10سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ
Diyanet Meali:(O’na göre) içinizden sözü gizleyen ile açığa vuran eşittir.
14:21سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ
Diyanet Meali:“Şimdi sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir. Artık bizim için hiçbir kurtuluş yoktur.”
16:71فَهُمْ فِيهِ سَوَاءٌ أَفَبِنِعْمَةِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ
Diyanet Meali:(Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki) rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?
21:109فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنْتُكُمْ عَلَىٰ سَوَاءٍ
Diyanet Meali:Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim.”
22:25الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ
Diyanet Meali:İçinde, yerli, misafir bütün insanları eşit kıldığımız (Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar azabı hak etmişlerdir.)
26:136قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ
Diyanet Meali:Dediler ki: “Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.” *
28:22وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَىٰ رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ
Diyanet Meali:(Şehirden çıkıp) Medyen’e doğru yöneldiğinde, “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir” dedi. *
30:28فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ
Diyanet Meali:(Kölelerinizden), verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz (ortaklarınız var mı)?
36:10وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Diyanet Meali:Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. *
37:55فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ
Diyanet Meali:Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür. *
38:22فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَىٰ سَوَاءِ الصِّرَاطِ
Diyanet Meali:“Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet.”
41:10وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ
Diyanet Meali:O, dört gün içinde (dört evrede, yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi) ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.
44:47خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَىٰ سَوَاءِ الْجَحِيمِ
Diyanet Meali:(Allah, görevli meleklere şöyle der:) “Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.” *
45:21أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ
Diyanet Meali:Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar?
52:16اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ
Diyanet Meali:“Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir.”
60:1وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ
Diyanet Meali:Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.
63:6سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ
Diyanet Meali:Onlara bağışlama dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah, onları asla bağışlamayacaktır.
3:64قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ
Diyanet Meali:De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin.”

سَوِىٌّ : İsim.

19:17فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا
Diyanet Meali:Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.
19:43فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا
Diyanet Meali:“Bana uy ki seni doğru yola ileteyim.”
20:135فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدَىٰ
Diyanet Meali:“Yakında kimin düz yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu bileceksiniz!”
19:10قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا
Diyanet Meali:Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.
67:22أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَىٰ وَجْهِهِ أَهْدَىٰ أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Diyanet Meali:Şimdi, yüzüstü kapanarak düşe kalka yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru bir yolda dimdik yürüyen mi? *