KÖK HARFLER: ظ ه ر
ANLAM:
ظَهَرَ : Gizlendikten sonra aşikar, belli, açık veya sarih hale gelmek.
AÇIKLAMA:
ظَهْرٌ : Bir organ adıdır: arka, sırt. Çoğulu ظُهُورٌ şeklinde gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ : Kimin kitabı da sırtının arkasından verilirse (84/10); وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آَدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ : Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şâhitler kılmıştı (7/172). Şu sözüne gelince: الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ : O senin sırtını ezen yükü (94/3). Burada ظَهْرٌ kelimesi istiareli olarak kullanılmıştır. Günahlar, ağırlığı ile kendisini yüklenenin belini büken yüke benzetilmiştir.
Ayrıca “yeryüzünün görünürdeki dış tarafıyla” ilgili müstear olarak kullanılıp ظَهْرُ اْلأَرْضِ ve بَطْنُ اْلأَرْضِ denmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ : Eğer Allah, insanları kendi işledikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerin üstünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı (35/45).
رَجُلٌ مُظَهَّرٌ : Sırtı güçlü adam.
رَجُلٌ ظَهِرٌ : Sırtı ağrıyan ya da sırtından şikayet eden adam.
“Üzerine binilen şey, binek veya deve” ظَهْرٌ kelimesiyle ifade edilir.
Ayrıca müstear olarak “kendisiyle kuvvet kazanılan kimseleri” ifade etmek için kullanılır.
بَعِيرٌ ظَهِيرٌ : Çok güçlü deve.
بَعِيرٌ ظِهْرِيٌّ : Binilmek için hazırlanmış deve.
Yine ظِهْرِيٌّ kelimesi “kişinin sırtının arkasına atıp unuttuğu şeyi” ifade eder. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: قَالَ يَا قَوْمِ أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا : Şu’ayb dedi: Ey kavmim! Benim akrabalarım size Allah’tan daha mı değerli ki, Allah’a sırt çevirip, onu unuttunuz? (11/92).
ظَهَرَ علَيْهِ : Ona galip, üstün geldi. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا : Eğer onlar size galip gelirlerse sizi taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde asla iflâh olamazsınız (18/Kehf 20).
ظَاهَرْتُهُ : Ona yardım ettim veya onu destekledim. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ : Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder (60/9).
Şu sözüne gelince: وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ : Eğer Peygamber’e karşı siz ikiniz (Peygamberin iki eşi) birbirinize arka çıkarsanız (66/4). Yani “birbirinize yardım ederseniz veya birbirinizi desteklerseniz…”
Şöyle buyurmuştur: تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِاْلإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ : Onların aleyhine günâh ve düşmanlıkla birbirinize arka çıkıyorsunuz/birleşip yardımlaşıyorsunuz (2/85). Ayrıca تَظَّاهَرا şeklinde de okunmuştur.
وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ : Allah, kitap ehlinden, kâfirleri destekleyenleri kalelerinden indirmişti (33/26); وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ : Allah’ın onlardan bir yardımcısı yoktur (34/22). Yani “…yardımcısı yahut destekçisi de yoktur.”
فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَ : Sakın kâfirlere yardımcı olma (28/86); وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ : Bunun ardından melekler de ona yardımcıdırlar (66/4).
ظَهِيرٌ : Yardımcı veya destekçi. Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَى رَبِّهِ ظَهِيرًا : Kâfir; Rabbine karşı duranın yardımcısıdır (25/55). Yani “kafir, Rahman’a karşı şeytanın yardımcısıdır.”
Ebu Ubeyde şöyle demiştir: ظَهِيرٌ kelimesi “sırtın gerisine atılmış şey” demektir. Bu bakımdan ayet: “tıpkı bir kimsenin geride bırakıp terk ettiği bir şey gibi, kafir de Rabbi için kolaydır” anlamındadır. Aslı “şöyle bir şeyi geride bırakıp terk ettim ve bir daha ona yüzümü dönmedim, onunla ilgilenmedim” anlamına gelen ظَهَرْتُ بِكَذَا sözünden gelir.
ظِهَارٌ : Adamın, karısına أَنْتَ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesidir. Fiil olarak “Adam karısına ‘Sen bana anamı sırtı gibisin’ dedi” anlamında ظَاهَرَ مِنْ اِمْرَأَتِهِ şeklinde kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ : Kadınlarına zıharda bulunanlar (58/3). Buradaki يُظَاهِرُونَ fiili يَظََّاهَرُونَ şeklinde de okunmuştur. Bunun aslı يَتَظَاهَرُون şeklindedir, fakat idgam edilmiştir. Ayrıca يَظََّهَّرُونَ şeklinde de okunmuştur.
ظَهَرَ الشَّيْءُ sözü temelde “bir nesnenin yerin görünürdeki dış tarafında (ظَهْرُ اْلأَرْضِ) olup gizli olmadığını” ifade eder. “Bir nesne yerin içinde olup gizli olduğunda” ise بَطَنَ الشَّيْءُ denir. Bu temel anlamdan sonra “göz ve basiret için açık, aşikar hale gelen, açığa çıkan her türlü şeyle” ilgili kullanılır olmuştur.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ : Onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum (40/26); قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ : De ki; Rabbim, açığıyla, gizlisiyle tüm hayâsızlıkları haram kılmıştır (7/33); فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا : Onlarla ilgili açık olan bir tartışmadan başka tartışma! (18/22). Şu sözüne gelince: يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ : Onlar, dünya hayatının görülen kısmını bilirler; âhiretten ise habersizdirler (30/Rûm 7). Yani “uhrevi konuları bilmezler yalnızca dünyevi konuları bilirler.”
عِلْمُ الظَّاهِرِ وَالْبَاطِنِ (zâhir ve bâtın ilmi) sözüyle bazen “açık ve gizli bilgilere” bazen de “dünyevi ilimlere ve uhrevi ilimlere” işaret edilir.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ : Aralarına kapısı olan bir duvar çekilir. Bu duvarın gerisinde rahmet ve dış tarafında azap vardır (57/13).
Şu sözüne gelince: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ : İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesad ortaya çıktı (30/41). Yani “karada ve denizde fesat arttı, ve yayıldı.”
Şu sözüne gelince: أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً : Görmediniz mi ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize vermiş, zâhir ve bâtın olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır (31/20). Yüce Allah ظَاهِرَةٌ kelimesiyle “vakıf olduğumuz nimetleri”, وَبَاطِنَةٌ kelimesiyle ise “bilmediğimiz nimetleri” kastetmektedir. Şu sözüyle buna işaret etmiştir: وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا : Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız bitiremezsiniz (16/18).
Şu sözüne gelince: وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً : Onlarla mübarek kıldığımız kasabalar arasında, görünebilen kasabalar var ettik (34/18).
Bu ifade zahiri anlamına hamle edilmiştir.
Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا : Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez (72/26). Yani “Gaybına kimseyi muttali etmez.”
Şu sözüne gelince: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ : Müşriklerin hoşuna gitmese de kendi dinini diğer bütün dinlere karşı üstün getirmek üzere Peygamberini doğru yol ve gerçek din ile gönderen O’dur (9/33). Buradaki يُظْهِر fiili “açık, aşikar hale gelmek, açığa çıkmak” anlamından da gelmiş olabilir “yardım etme veya destekleme; galip, üstün gelme” anlamından da. Yüce Allah’ın bu sözü “…(hak dinini) bütün dinlere galip, üstün kılmak için…” anlamına gelir. Şu sözlerinde de bu çerçevededir: إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ : Eğer onlar size galip gelirlerse sizi taşlayarak öldürürler (18/20); يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ : Ey kavmim! Bugün, yeryüzüne hâkim kimseler olarak hükümranlık sizindir (40/29); فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا : Ne onu aşabildiler, ne de onu delmeye güç yetirebildiler (18/97).
صَلاَةُ الظُّهْرِ : Öğle namazı.
ظَهِيرَةٌ : Öğle vakti.
أَظْهَرَ فُلاَنٌ : Filan kişi öğle vaktine girdi. أَصْبَحَ ve أَمْسَى fiilleriyle aynı yapıdadır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ : Göklerde ve yerde, günün sonunda, öğleye erdiğiniz zamanda hamd O’nundur (30/18). (Müfredât)
DİĞER BAZI TÜREVLER:
ظَهَرَ (geniş zaman يَظْهَرُ mastar isim ظُهُورٌ): Gizlendikten sonra o şey aşikar, belli, açık veya sarihti ya da o hale geldi.
ظَهَرَ بِعِلْمِهِ : Bilgisiyle övündü (mastar isim ظَهْرٌ ).
ظَهَرَهُ : Sırtına geçirdi ya da vurdu ya da zarar verdi.
ظَهَرَ الشَّىْءَ وَ بِهِ : O şeyi arkasına attı.
ظَهَرَ الْبَيْتَ وَ عَلَيْهِ (mastar isim ظَهِيرٌ ve ظُهُورٌ ) : Evin tepesine çıktı.
ظَهَرَ عَلَيْهِ وَ بِهِ : Onu ele geçirdi, zapt etti ya da ona boyun eğdirdi, ona karşı zafer kazandı.
ظَهَرَ عَلَيْهِ : O kişi veya şeyi tanıdı, o kişi veya şeye muttali oldu.
ظَهَرَ عَلَيْهِ : Ona yardım etti ya da destek oldu.
ظَهَرَ عَلَيْهِ : O şeyi biliyordu, ezbere biliyordu.
ظَهِرَ (geniş zaman يَظْهَرُ mastar isim ظَهَرٌ ) : Sırtından bir şikayeti vardı.
ظَهُرَ وَ ظَهَرَ (mastar isim ظَهَارَةٌ ): Arkası sağlamdı ya da o hale geldi.
ظَاهَرَهُ (mastar isim مُظَاهَرَةٌ ) : Ona destek verdi.
ظَاهَرَ عَلَيْهِ : Ona karşı yardım etti ya da destek verdi.
ظَهْرٌ : Sırt (çoğulu: ظُهُورٌ).
ظَاهَرَ مِنْ اِمْرَاَتِةِ (mastar isim ظِهَارٌ ) : Karısına şöyle dedi: اَنْتَ عَلَىَّ كَظَهْرِ اُمِّى yani, sen bana anamın sırtı gibisin.
تَظَاهَرَ : Yardımlaştı.
تَظَاهَرَ الْقَوْمُ : İnsanlar birbirine yardım etti, destek verdi ya da birbirlerine hasımlık besledi, birbirlerinden ayrıldı.
اَظْهَرَهُ وَ اَظْهَرَهُ عَلَيْهِ : O şeyi aşikar, belli, açık veya sarih kıldı; o şeyi gösterdi, belli etti, ortaya çıkardı ya da meydana çıkardı.
اَظْهَرَهُ اللّٰهُ عَلَى عُدُوِّهِ : Allah c.c., onun düşmanını ele geçirmesini, zapt etmesini, ona karşı zafer kazanmasını ya da ona üstün gelmesini sağladı.
اَظْهَرَ şu anlama da gelmektedir: Öğle veya öğleden sonra (ظُهْرٌ) vaktine girdi; öğleden sonra gitti ya da yolculuğa çıktı.
رَجَعَ عَلَى ظَهْرِهِ : Geri gitti, geriledi ya da geri çekildi.
ظَهْرٌ develerden, koyunlardan veya keçilerden oluşan varlık ya da sadece fazla varlık, manasına da gelmektedir.
ظَهْرُ الْكَفِّ : Elin arkası.
ظَهْرٌ yüksek bir toprak yol, manasına da gelmektedir.
ظَاهِرٌ : Dışarıda; açık, harici, aşikar, belli, belirgin, sarih, (şu sözcüğün zıttı: بَاطِن). Bir kimsenin dışı, görünürdeki hali ve aklın görünürdeki veya açık niteliği, manasına da gelmektedir.
ظَاهِرٌ : Görünürde; baskın.
فُلَانٌ ظَاهِرٌ عَلَى فُلَانٍ : Falanca birinin falanca biri üzerinde hakimiyeti vardır.
اَلظَّاهِرُ : Zahir; Her yerde eserleri ve sanatlarıyla, tasarrufu ve gücüyle, azamet ve kibriyasiyle tecelli eden, apaçık görünüp bilinen manasında Allah’ın c.c. bir sıfatıdır.
اَلظَّاهِرُ eylemleri ve özellikleri, insanoğlu tarafından, aklın çıkarımı sayesinde bilinen kimse, manasına da gelmektedir.
ظَاهِرٌ üstün, hakim, muzaffer, manasına da gelmektedir.
ظَهِيرٌ : Destekçi veya yardımcı; destekçiler ve yardımcılar.
ظَهِيرَةٌ : Yazın gün ortası, sıcağın yoğun olduğu zaman, yazın gün ortasına yakın bir zaman dilimi, öğle vakti, gün ortasının yoğun sıcağı.
KUR’ÂN’DA GEÇEN TÜREVLERİ:
Aşağıdaki tabloda Kur’ân’da geçen ve bu kökten gelen kelime türevleri, bunların gramatik adlandırılışları, Kur’ân’da kaç kere geçmiş olduğu belirtilmiş ve örnek bir ayet için, sûre/âyet numarası verilmiştir.
| Tür | Adet | Anlam | Örnek | Açıklama | |
| ظَهَرَ | fiil-I | 10 | Zahir oldu, ortaya çıktı, gözüktü, açıkta oldu | 9/48 | |
| ظَاهَرَ | fiil-III | 6 | Zıhar yaptı (Karısına; “Sen bana anamın sırtı gibisin” dedi), (مِنْ) harf-i ceri ile: uzaklaştı, boşadı | 58/3 | |
| أَظْهَرَ | fiil-IV | 7 | Açıkladı, öğle vaktine girdi, bildirdi, kuvvetlendirdi, ortaya çıkardı | 40/26 | |
| تَظَاهَرَ | fiil-VI | 3 | Yardımlaştı | 66/4 | |
| ظَهْرٌ | isim | 15 | Sırt, yüz, üzeri, arka | 94/3 | Çoğul: ظُهُورٌ |
| ظِهْرِىٌّ | isim | 1 | Yardım, destek, geri kuvvet, unutulan | 11/92 | |
| ظَهِيرٌ | isim | 6 | Muavin, yardımcı | 34/22 | |
| ظَهِيرَةٌ | isim | 1 | Gündüzün en aydınlık vakti, öğle vakti | 24/58 | |
| ظَاهِرٌ | isim | 10 | Açıkta olan, gözüken, ortada olan | 13/33 | Müennes: ظَاهِرَةٌ |
| Toplam | 59 |
BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR:
Mahreci Benzeyen Kökler
Benzer Manada Kelimeler
- ظَهَرَ
- ظَاهَرَ
- تَظَاهَرَ
- ظَاهِرٌ (a)
- ظَاهِرٌ (b)
- ظَاهِرَةٌ (a)
- ظَاهِرَةٌ (b)
- مُشْرِفَةٌ
- جَاحِظَةٌ
- نَاتِئَةٌ
- ظَهْرٌ (a)
- ظَهْرٌ (b)
- مَتَاعٌ > bak: م ت ع
- ظَهْرٌ (c)
- ظَهِيرٌ
- ظَهْرَانِيٌّ
- ظُهَرَةٌ
- ظِهْرِيٌّ
- ظَهِيرَةٌ
- ظُهْرٌ > bu kök
Zıt Manada Kelimeler
- ظَهَرَ
- ظَاهَرَ
- ظَاهِرٌ (a)
- ظَاهِرٌ (b)
- مَغْلُوبٌ > bak: غ ل ب
- مُنْكَسِرٌ
- ظَهْرٌ
- ظَهِيرٌ
- ظَهْرَانِيٌّ
- خَارَجَ > bak: خ ر ج
- ظِهْرِيٌّ
- مَذْكُورٌ > bak: ذ ك ر
- ظُهُورٌ
- تَوَاضُعٌ > bak: و ض ع
AÇIKLAMA
İZHÂR ile CEHR kelimeleri arasındaki fark
( ج ه ر – ظ ه ر )
İzhar kelimesi, cehr gibi “bir şeyin aşığa çıkması” veya “bir şeyi açığa çıkarma” durumudur fakat cehr izhara göre daha umumidir ve daha çok mübalağa ifade eder. Bir işin bir veya iki kişi arasında ortaya çıkması durumunda izhar kelimesi kullanılır fakat bu iş çok kalabalık bir topluluk önünde ortaya konmadıkça ve şekk, şüphe büsbütün ortadan kalkmadıkça cehr kelimesi kullanılmaz. (Farklar Sözlüğü 426) Her iki kökün iki harfi ortaktır. Bknz: ( ج ه ر )
TÜRKÇEYE GEÇEN KELİMELER:
Aşağıdaki tabloda bu kökten Türkçeye geçmiş olan kelimeler, bunların Arapça yazılışları, Türkçe anlamları verilmiştir. Bu kelimelerin bazılarına günümüz Türkçesinde pek rastlanmaz. Daha çok Osmanlıca metinlerde görülmektedir.
| Zahr | ظَهْر | Arka, sırt. |
|
| Zahar | ظَهَر | Zahir, herhalde, öyle görünüyor ki. |
|
| Zâhir | ظَاهِر | Açık, belli. | Zâhir olmak, zâhiren |
| Zahîr | ظَهِير | Arka. |
|
| Zuhr | ظُهْر | Öğle vakti, öğle. |
|
| Zuhûr | ظُهُور | Ortaya çıkma, görünme, belirme, baş gösterme, meydana çıkma. |
|
| Zevâhir | ظَوَاهِر | Bir şeyin dışarıdan görünüşü, dış yüz, görünüm. |
|
| Zahrî(iyye) | ظَهْرِيّ | Arkaya ait, arka ile alakalı. |
|
| Zuhrevi | ظُهْرَوِيّ | Frengi, bel soğukluğu vb. cinsel ilişkilerle bulaşan, zührevi hastalık. |
|
| Mazhar | مَظْهَر | Bir şeyin ortaya çıktığı, göründüğü yer veya kimse. | Mazhar olmak |
| Tazhîr | تَظْهِير | Arkaya atma. Arkaya bırakma veya bırakılma. |
|
| İzhâr | إِظْهَار | Açığa vurma. Meydana çıkarma. | İzhâr etmek |
| Muzâheret | مُظَاهَرَة | Destekleme, yardım etme, arka çıkma. |
|
| Tezâhür | تَظَاهُر | Belirme, görünme, gözükme, ortaya çıkma, oluşma. |
|
| Tezâhürât | تَظَاهُرَات | Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak. |
|
| Mütezâhir | مُتَظَاهِر | Arka çıkan. |
|
| İstizhâr | اِسْتِظْهَار | Dayanmak. Güvenmek. Arka vermek. |
|
| Müstazhir | مُسْتَظْهِر | Dayanan, arka veren. |
|
ÂYETLER:
DİKKAT! İncelediğimiz kökten gelen kelimeleri, Kur’an-ı Kerim’deki yerlerinde, yakın çevresindeki kelimelerle ilişkilerini gösterecek şekilde listeliyoruz. Uzun ayetlerin sadece bir bölümünü ele aldık. Bazı ayetlerin sadece bir kısmını gördüğümüz için, ayetler hakkında yanlış bir hüküm verilmemesi gerekir. Tamamını ele aldığımız ayetlerin meallerinin sonuna bir yıldız (*) işareti konmuştur.
ظَهَرَ : Fiil-I.
| 6:151 | وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ |
| Diyanet Meali: | “(Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.” |
| 7:33 | قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ |
| Diyanet Meali: | De ki: “Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri … haram kılmıştır.” |
| 9:8 | كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً |
| Diyanet Meali: | Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. |
| 9:48 | حَتَّىٰ جَاءَ الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ |
| Diyanet Meali: | Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde, Allah’ın dini galip geldi. |
| 18:20 | إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ |
| Diyanet Meali: | “Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler.” |
| 18:97 | فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا |
| Diyanet Meali: | Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. * |
| 24:31 | وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا |
| Diyanet Meali: | (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. |
| 24:31 | أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَىٰ عَوْرَاتِ النِّسَاءِ |
| Diyanet Meali: | (Zinetlerini), … yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan (başkalarına göstermesinler). |
| 30:41 | ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ |
| Diyanet Meali: | İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. |
| 43:33 | لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ |
| Diyanet Meali: | (Eğer bütün insanlar kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen bir tek ümmet olacak olmasalardı), Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. |
ظَاهَرَ : Fiil-III.
| 9:4 | ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا |
| Diyanet Meali: | (Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz), sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, (bu hükmün dışındadır). |
| 33:4 | وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ |
| Diyanet Meali: | Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. |
| 33:26 | وَأَنْزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاصِيهِمْ |
| Diyanet Meali: | Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi… |
| 58:2 | الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ |
| Diyanet Meali: | İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar bilsinler ki, o kadınlar onların anaları değildir. |
| 58:3 | وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا |
| Diyanet Meali: | Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, bir köle azat etmelidirler. |
| 60:9 | وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَىٰ إِخْرَاجِكُمْ |
| Diyanet Meali: | (Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan), sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri (dost edinmekten men eder). |
أَظْهَرَ : Fiil-IV.
| 9:33 | هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَىٰ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ |
| Diyanet Meali: | O, (Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile) dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir. |
| 30:18 | وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ |
| Diyanet Meali: | Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tespih edin. * |
| 40:26 | إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ |
| Diyanet Meali: | “Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” |
| 48:28 | هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَىٰ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ |
| Diyanet Meali: | O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. (Allah) o hak dini bütün dinlere üstün kılmak için (böyle yaptı). |
| 61:9 | هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَىٰ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ |
| Diyanet Meali: | O, (kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da), dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. |
| 66:3 | فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ |
| Diyanet Meali: | Fakat eşi o sözü (başkasına) haber verip Allah da bunu peygambere bildirince, peygamber bunun bir kısmını bildirmiş, (bir kısmından da vazgeçmişti). |
| 72:26 | عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَىٰ غَيْبِهِ أَحَدًا |
| Diyanet Meali: | O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez. * |
تَظَاهَرَ : Fiil-VI.
| 2:85 | تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ |
| Diyanet Meali: | (Ama siz, birbirinizi öldüren), içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; (size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz). |
| 28:48 | قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا وَقَالُوا إِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ |
| Diyanet Meali: | Onlar, “İki sihirbaz birbirlerine destek oluyor” dediler. “Biz hepsini inkâr ediyoruz” dediler. |
| 66:4 | وَإِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ |
| Diyanet Meali: | Eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah onun yardımcısıdır, Cebrail de, (salih mü’minler de). |
ظَهْرٌ : İsim. Çoğulu: ظُهُورٌ
| 2:101 | نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ |
| Diyanet Meali: | (Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı, Tevrat’ı doğrulayıcı bir peygamber gelince), kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar. |
| 2:189 | وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا |
| Diyanet Meali: | “İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir.” |
| 3:187 | فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا |
| Diyanet Meali: | Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. |
| 6:31 | وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَىٰ ظُهُورِهِمْ أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ |
| Diyanet Meali: | Bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, (“Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!” diyecekler). Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür! |
| 6:94 | وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِكُمْ |
| Diyanet Meali: | Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. |
| 6:138 | وَأَنْعَامٌ حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا وَأَنْعَامٌ لَا يَذْكُرُونَ اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا |
| Diyanet Meali: | “(Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır.” Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah’ın adını anmazlar. |
| 6:146 | حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَا إِلَّا مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَا |
| Diyanet Meali: | (Sığır ve koyunların ise), sırtlarında (veya bağırsaklarında) bulunanlar, (ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını yine) onlara haram kıldık. |
| 7:172 | وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ |
| Diyanet Meali: | Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almıştı… |
| 9:35 | فَتُكْوَىٰ بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ |
| Diyanet Meali: | (O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da) onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak… |
| 21:39 | حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ |
| Diyanet Meali: | (İnkâr edenler), yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları (ve hiçbir yardım da görmeyecekleri) vakti (bir bilseler)! |
| 35:45 | وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَىٰ ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ |
| Diyanet Meali: | Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. |
| 42:33 | إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَىٰ ظَهْرِهِ |
| Diyanet Meali: | O, dilerse rüzgârı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. |
| 43:13 | لِتَسْتَوُوا عَلَىٰ ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ |
| Diyanet Meali: | Üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız diye (sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır). |
| 84:10 | وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ |
| Diyanet Meali: | Fakat kime kitabı arkasından verilirse, * |
| 94:3 | الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ |
| Diyanet Meali: | Belini büken (yükünü üzerinden kaldırmadık mı)? * |
ظِهْرِىٌّ : İsim.
| 11:92 | أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا |
| Diyanet Meali: | “Benim kabilem sizce Allah’tan daha itibarlı mı ki, O’na sırt çevirdiniz.” |
ظَهِيرٌ : isim.
| 28:17 | قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ |
| Diyanet Meali: | “Rabbim! Bana verdiğin nimetle asla suçlulara arka çıkmayacağım” dedi. * |
| 28:86 | فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَ |
| Diyanet Meali: | Öyle ise kâfirlere sakın arka çıkma. |
| 34:22 | وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ |
| Diyanet Meali: | “(Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir.) Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. |
| 66:4 | وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَٰلِكَ ظَهِيرٌ |
| Diyanet Meali: | Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar. |
| 17:88 | لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا |
| Diyanet Meali: | “(Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar) ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” |
| 25:55 | وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَىٰ رَبِّهِ ظَهِيرًا |
| Diyanet Meali: | Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır. |
ظَهِيرَةٌ : İsim.
| 24:58 | وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّهِيرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاءِ |
| Diyanet Meali: | Öğleyin elbiselerinizi sırtınızdan çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman sizden izin istesinler). |
ظَاهِرٌ : İsim. İsm-i Fâil.
| 6:120 | وَذَرُوا ظَاهِرَ الْإِثْمِ وَبَاطِنَهُ |
| Diyanet Meali: | Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. |
| 13:33 | أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْأَرْضِ أَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ |
| Diyanet Meali: | “Yoksa siz (bununla) O’na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber vermiş olacaksınız, yoksa boş söz mü etmiş olacaksınız?” |
| 18:22 | فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا |
| Diyanet Meali: | “O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’daki) apaçık tartışma(yı aktarmak)dan başka tartışmaya girme…” |
| 30:7 | يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ |
| Diyanet Meali: | Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler. * |
| 40:29 | يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ |
| Diyanet Meali: | “Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir.” |
| 57:3 | هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ |
| Diyanet Meali: | O, ilk ve sondur. Zâhir ve Bâtın’dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir. * |
| 57:13 | بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ |
| Diyanet Meali: | Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır. |
| 61:14 | فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَىٰ عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ |
| Diyanet Meali: | Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler. |
ظَاهِرَةٌ : İsim. İsm-i Fâil. Müennes. Müzekkeri: ظَاهِرٌ
| 31:20 | وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً |
| Diyanet Meali: | Ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını (görmediniz mi)? |
| 34:18 | وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً |
| Diyanet Meali: | Sebe’ halkı ile bereketlendirdiğimiz kentler arasına (her biri diğerinden) görülen kentler oluşturduk. |