KÖK HARFLER: ط و ع
ANLAM:
طَاعَ : Birine karşı itaatkar olmak.
AÇIKLAMA:
طَوْعٌ : Boyun eğmek, itaat etmek. Bunun zıddı كُرْهٌ’dür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ : Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin, dedi. İsteyerek geldik, dediler (41/11); وَلَهُ أَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا : Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O’na teslim olmuşlardır (3/83).
طَاعَةٌ kelimesi de ona benzer, fakat daha çok “emre uyma, itaat etme” anlamında kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ : Boyun eğdik derler (4/81). Şu sözüne gelince: طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ : (Onların görevi) itâat ve güzel sözdür (47/21). Yani “itaat ediniz.”
قَدْ طَاعَ لَهُ-يَطُوعُ ve أَطَاعَهُ-يُطِيعُهُ : Ona boyun eğdi, itaat etti. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ : Peygamber’e itâat edin (64/12); مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ : Peygamber’e itâat eden, Allah’a itâat etmiş olur (4/80); وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ : Kâfirlere ve münafıklara itâat etme (33/48). Yüce Allah, Cebrail (a.s.)’ı vasfederken şöyle buyurmuştur: مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ : Orada kendisine itâat edilendir, güvenilendir (81/21).
تَطَوُّعٌ kelimesi “kendini itaat etmeye zorlamak” demektir. Yaygın dilde ise تَنَفُّلٌ kelimesi gibi “zorunlu olmayan bir şeyi yapmak” anlamına gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ Kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir (2/184). Bu ayet وَمَنْ يَطَّوَّعْ خَيْرًا şeklinde de okunmuştur.
اِسْتِطَاعَةٌ kelimesi اِسْتِفْعَالَةٌ veznedir, طَوْعٌ kökünden gelir. “Kendisi aracılığıyla bir fiili yerine getirmenin kolay ya da mümkün hale geleceği bir şeyin var olması” demektir. Muhakkiklere göre ise, “insanın, istediklerinin arasından bir fiili gerçekleştirmesini mümkün kılan anlamların bütününün adıdır.” Bu anlamlar da dört şeyden oluşur:
- Faile mahsus bir yapı,
- Fiili gerçekleştirme tasavvuru,
- Failin etkisini kabul edecek bir madde ve,
- Eğer fiil bir aletle gerçekleşiyorsa, bir alet. Mesela yazı yazma gibi. Çünkü yazı yazan kişi yazma fiilini varlık sahasına çıkarırken, icra ederken bu dördüne gereksinim duyar. Aynı şekilde, bir yazar bu dördünden birini ya da daha fazlasını kaybederse “Filan kişi yazı yazmaya istitâatli değil, yazı yazamaz” anlamında فُلاَنٌ غَيْرُ مُسْتَطِيعٍ لِلْكِتَابَةِ denir.
عَجْزٌ kelimesi bunun zıddıdır ki “bu dördünden birini ya da daha fazlasını bulamama” anlamına gelir. Bunların dördünü birden bulan, dördüne birden sahip olan mutlak anlamda مُسْتَطِيعٌ (istitâatli) olur, yani istenen fiili, işi gerçekleştirebilir. Bunların dördünü birden kaybeden, dördüne birden sahip olmayan ise mutlak anlamda عَاجِزٌ (âciz) olur, yani istenen fiili, işi hiçbir şekilde gerçekleştiremez. Bunlardan sadece bir bölümünü bulan, bir yönden istitâatli bir yönden de âciz olur ki onun acziyetle nitelenmesi daha uygundur.
اِسْتِطَاعَةٌ kelimesi قُدْرَة kelimesinden daha özel anlamlıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ : O ilâhlar kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler (21/43); فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ : Ayağa kalkacak güçleri kalmamış (51/45). Şu sözüne gelince: وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا : Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır (3/97). Burada özellikle اِسْتَطَاعَ fiilinin kullanılmasının nedeni, o kimselerin zikredilen dört hususa da ihtiyaçlarının olmasıdır.
Allah Rasulünün (s.a.v.) şu sözüne gelince: الاِسْتِطَاعَةُ اَلزَّادُ وَالرَّاحِلَةُ “Ayette zikredilen اِسْتِطَاعَةٌ (güç yetirme) kelimesi ile kastedilen, azık ve binek devesidir.” Bu hac yolculuğuna çıkarken kendisine gereksinim duyulacak aletle ilgili bir açıklamadır. Allah Rasulü (s.a.v.) diğerleri arasından özellikle bunu zikretmiştir çünkü diğerleri olmadan bu yükümlülüğün doğmayacağı zaten aklen ve şeriatın bir gereği olarak bilinmekteydi.
Şu sözüne gelince: لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ : Bizim gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık (9/42). Burada “istitâat” kelimesiyle “ellerinde mal, yük devesi gibi bir aletin olmadığına” işaret edilmektedir. Şu sözünde de aynı şekildedir: وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ : Sizden, hür mü’min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü’min cariyelerinizden alsın (4/25); إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا : Hiç birşeye gücü yetmeyen ve bir çıkar yol bulamayan ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar (4/98).
“Kendisine alıştırılmamış olduğundan dolayı bir işi yapmak bir kimseye zor geldiğinde” de bazen فُلاَنٌ لاَ يَسْتَطِيعُ كَذَا denir. Bu da ya o işi yapmak için gerekli aletin yokluğundan ya da tasavvurun olmamasından ileri gelir. Bu iş bazen kişinin mükellef tutulduğu bir iş de olabilir. Bu durumda insan o işi yapmak için gerekli alete ya da tasavvura sahip olmaması nedeniyle onu yapmadığında mazur hale gelmez. Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا : Sen benimle beraber sabretmeye güç yetirmezsin (18/67). Yine şöyle buyurmuştur: مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ : Ne işitebilirlerdi ve ne de görebilirlerdi (11/20). Şöyle buyurmuştur: وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا : Dinlemeye güç yetiremezlerdi (18/101). Şu sözü de bu anlama yorulmuştur: وَلَنْ تَسْتَطِيعُوا أَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ : Kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz (4/129). Şu sözüne gelince: إِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ : Havariler: Ey Meryem oğlu İsa; Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? demişlerdi (5/112).
- Bir görüşe göre “havariler bunu Allah’la ilgili marifetleri, irfanları kuvvetlenmeden önceki bir zamanda söylemiştir”.
- Bir görüşe göre burada onlar kudreti kastetmemiştir. Bilakis “acaba ilahi hikmet böyle bir şeyi yapmayı gerektirir mi?” demek istemişlerdir.
- Başka bir görüşe göre ise يَسْتَطِيعُ fiili ile يُطِيعُ fiili aynı anlama gelir. Bu bakımdan ayet de “Rabbin … icabet eder mi?” anlamındadır ve Yüce Allah’ın şu sözüne benzer: مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ : Zalimlerin ne dostu, ne de itâat edilecek şefaatçisi olur (40/18). Yani “ne de icabet edilen bir şefaatçi…”.
Maide 112 ayeti هَلْ تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ şeklinde de okunmuştur ki buna göre “Rabbinden isteyebilir misin?” anlamına gelir ve هَلْ يَسْتَطِيعُ اْلأَمِيرَ أَنْ يَفْعَلَ كَذَا (Emir şöyle bir şeyi yapmayı ister mi?) sözüne benzer.
Şu sözüne gelince: فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ : Nefsi ona kardeşini öldürmeyi teşvik etti (5/30). Bu sözü أَسْمَحَتْ لَهُ قَرِينَتُهُ ve انْقَادَتْ لَهُ نَفْسُهُ ve سَوَّلَتْ لَهُ نَفْسُهُ sözlerine benzer. طَوَّعَتْ fiili أَطَاعَتْ fiilinden daha beliğdir. طَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ sözü تَأَبَّتْ نَفْسُهُ عَنْ كَذَا sözlerinin mukabilidir.
تَطَوَّعَ كَذَا : Şöyle bir şeyi boyun eğerek, itaat ederek yüklendi üzerine aldı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ : Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, bilsin ki, Allah karşılığını verir ve yaptığını bilir (2/158); الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ : Sadaka vermekte gönülden davranan mü’minlere dil uzatanlar… (9/79).
طَاعَتْ ve تَطَوَّعَتْ fiillerinin aynı anlama geldiği söylenmiştir.
اِسْتَطَاعَ ve اِسْطَاعَ fiilleri de aynı anlamda kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا : Ne onu aşabildiler, ne de onu delmeye güç yetirebildiler (18/97). (Müfredât)
DİĞER BAZI TÜREVLER:
طَاعَ (geniş zaman يَطُوعُ mastar isim طَوْعٌ):
طَاعَ بِفُلَانٍ : Falanca birine karşı itaatkardı ya da o hale geldi.
طَاعَ لَهُ الْمَرْتَعُ : Otlak hayvanlarının onun üstünde otlatmasını mümkün kıldı, onun için bol ve ulaşılırdı.
اَطَاعَهُ : Ona itaat etti, (emre karşı) uyum sağladı, bağlılık gösterdi, muvafakat etti (mastar isimleri: طَاعَةٌ ve اِطَاعَةٌ).
اَمَرَهُ فاَطَاعَهُ : Ona buyurdu ve O ona biat etti.
اَطَاعَ ondan arzu edilene rıza gösterdi, ya da boyun eğdi, manasına da gelmektedir.
اَطَاعَ الشَّجَرَةُ : Ağaçlarda toplanabilecek olgun meyveler vardı.
İmam Ragıp’a göre, اَلطَّاعَةُ kelimesi اَلطَّوْعُ kelimesi gibidir ancak çoğunlukla “bir buyruğa itaat” manasında kullanılmaktadır. Bazen teslimiyet veya teslimiyetçilik manasına gelmektedir.
فُلَانٌ طَوْعُ الْمَكَارِهِ : Falanca biri belalara maruz kalarak teslim olmuştur.
فَرَسٌ طَوْعُ الْعِنَانِ : Uysal bir at.
عَمِلَهُ طَوْعًا : O şeyi gönüllü olarak yaptı. (şu sözcükle eşanlamlı: طَائِعٌ).
جَاءَ فُلَانٌ طَائِعًا : Falanca biri teslimiyetçi, itaatkar veya gönüllü bir biçimde geldi.
مُطَاعٌ : Biat edilen kişi.
طَوَّعَ (mastar isim تَطْوِيعٌ): İtaatkar kıldı veya itaat etmesine sebep oldu.
طَوَّعَهُ : Ona itaat etmesine sebep oldu ya da sağladı.
طَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ كَذَا : Aklı veya nefsi böyle bir şeyin yapılmasını çabuklaştırdı ya da kolaylaştırdı.
تَطَوَّعَ الشَّىْءَ وَ لِلشَّىْءِ : O şeyi arzu etti; o şeyi aradı; o şeyi marifetli bir usul ile aradı; o şeyi yapmaya onu mecbur etti ya da teslimiyetçi bir biçimde o şeyi kendisine yükledi.
تَطَوَّعَ بِالشَّىْءِ : Üzerine vacip olmadığı halde o şeyi yaptı, nafile olarak, gönülden yaptı (eşanlamlısı تَبَرَّعَ بِهِ ).
تَطَوُّعٌ bir kişinin, Allah’ın (c.c.) bir buyruğu ile üzerine vacip kılınmamış gönüllü yaptığı bir şey, manasına da gelmektedir.
صَلَاةُ التَّطَوُّعِ : Nafile ibadet.
مُطَّوِّعٌ ya da مُتَطَوِّعٌ : Üzerine vacip olmadığı ya da vacip olmanın ötesinde olduğu bir şeyi gönüllü yapan kişi.
اِسْتَطَاعَ الْاَمْرَ وَ اسْطَاعَ : Bir şeyi yapmaya, tamamlamaya, o şeyi elde etmeye veya sahip olmaya muktedirdi.
اِسْتَطَاعَهُ şu anlama da gelmektedir: Ondan talep ettiği şeye itaat etmesini ve rıza göstermesini veya boyun eğmesini talep etti.
اسْتَطَاعَ : Gücü yetti, yapabildi.
KUR’ÂN’DA GEÇEN TÜREVLERİ:
Aşağıdaki tabloda Kur’ân’da geçen ve bu kökten gelen kelime türevleri, bunların gramatik adlandırılışları, Kur’ân’da kaç kere geçmiş olduğu belirtilmiş ve örnek bir ayet için, sûre/âyet numarası verilmiştir.
|
| Tür | Adet | Anlam | Örnek | Açıklama |
| طَاعَ | fiil-I | 2 | Birine karşı itaatkar oldu | 4/64 | Meçhul Muzari: يُطَاعُ |
| طَوَّعَ | fiil-II | 1 | İtaatkar kıldı, itaat etmesine sebep oldu | 5/30 |
|
| أَطَاعَ | fiil-VI | 72 | İtaat etti, bağlı kaldı | 4/80 |
|
| تَطَوَّعَ | fiil-V | 2 | Nafile olarak yaptı, gönülden koparak yaptı, hayır işledi | 2/158 |
|
| اِسْتَطَاعَ | fiil-X | 42 | Gücü yetti, yapabildi, edebildi | 9/42 |
|
| طَوْعٌ | isim | 4 | İsteyerek yapma, bağlılık gösterme, taat | 41/11 |
|
| طَاعَةٌ | isim | 3 | Taat, bağlılık, inkıyad | 24/53 |
|
| طَائِعٌ | isim | 1 | İtaat eden, taat ve bağlılık gösteren, isteyerek yapan | 41/11 |
|
| مُطَاعٌ | isim | 1 | İtaat edilen, bağlılık gösterilen, sayılan | 81/21 |
|
| مُطَّوِّعٌ | isim | 1 | Cihad için yardımda bulunan, gönlünden kopanı veren, bağış yapan | 9/79 |
|
|
| Toplam | 129 |
|
|
|
BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR:
Kök Harflerinin Yer Değişimi
Mahreci Benzeyen Kökler
Benzer Manada Kelimeler
- طَاعَ
- طَوَّعَ
- أَطَاعَ
- طَاعَةٌ
- مِطْوَاعٌ
Zıt Manada Kelimeler
- طَاعَ
- طَوَّعَ
- أَطَاعَ
- طَاعَةٌ
AÇIKLAMA:
‘İBÂDET ile T‘AT kelimeleri arasındaki fark
( ع ب د – ط و ع )
‘İbâdet, “hudû’un (boyun eğmenin) gayesi”dir (son sınırıdır). Ancak bol bol nimet verene ‘ibâdet edilir. Bu nedenle Allah’tan başkasına ‘ibâdet caiz değildir. ‘İbâdet, ‘ibâdet edilen varlık bilinmedikçe gerçekleşmez. Tâ‘at ise, “itâ‘at edilen makam itâ’at edenden daha yüksek bir mevkide bulunduğunda, itâ’at edilen makamın isteği doğrultusunda gerçekleşen bir davranış”tır. Yaratana da, yaratılmış olana da itâ’at caizdir. (Farklar Sözlüğü 323) Bknz: ( ع ب د )
TÜRKÇEYE GEÇEN KELİMELER:
Aşağıdaki tabloda bu kökten Türkçeye geçmiş olan kelimeler, bunların Arapça yazılışları, Türkçe anlamları verilmiştir. Bu kelimelerin bazılarına günümüz Türkçesinde pek rastlanmaz. Daha çok Osmanlıca metinlerde görülmektedir.
| Tav’ | طَوْع | İsteyerek uymak. |
| Tav’î | طَوْعِى | Kendiliğinden. İçinden. |
| Tâyı’ (Tâi’) | طَايِع | Muti ve munkad kimse. Bir işi kendi isteğiyle yapan. |
| Tâat | طَاعَة | İbadet etmek. Allah’ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek. |
| Mıtvâ’ | مِطْوَاع | Çok muti’, çok itaatli. |
| Mutavvi’ | مُطَوِّع | Boyun eğen, itaat eden. |
| İtâat | إِطَاعَة | Söz dinleme, boyun eğme, buyruğa uyma. |
| Mutâ’ | مُطَاع | Kendine itaat olunan. Sözü dinlenen. |
| Mutî’ | مُطِيع | Boyun eğen, itaat eden. |
| Tetavvu’ | تَطَوُّع | Nafile. |
| Mutatavvı’ | مُتَطَوِّع | Nafile namaz kılan. |
| İstitâat | اِسْتِطَاعَة | Takat getirmek. Kudreti ve gücü yeter olmak. |
| Tav olmak | طَوْع | Kanmak, inanmak. Tam olarak istediği olmasa da kabul etmek. |
“Tav olmak” ifadesinde yer alan tav kalimesi, “1. boyun eğme, itaat etme, rıza, 2. muti, itaat eden, boyun eğen” anlamına gelen tav’ (طَوْع) sözcüğünden gelmektedir. Bu kelime, “boyun eğdi, razı oldu” anlamındaki tâ’a (طَاعَ) fiilinin mastarıdır. (Nişanyan Sözlük)
“Demir tavı” deyiminde geçen tav kelimesi daha farklı bir kelimedir ve kökeni Farsçadır. (Nişanyan Sözlük)
ÂYETLER:
DİKKAT! İncelediğimiz kökten gelen kelimeleri, Kur’an-ı Kerim’deki yerlerinde, yakın çevresindeki kelimelerle ilişkilerini gösterecek şekilde listeliyoruz. Uzun ayetlerin sadece bir bölümünü ele aldık. Bazı ayetlerin sadece bir kısmını gördüğümüz için, ayetler hakkında yanlış bir hüküm verilmemesi gerekir. Tamamını ele aldığımız ayetlerin meallerinin sonuna bir yıldız (*) işareti konmuştur.
طَاعَ : Fiil-I. Meçhul Muzari: يُطَاعُ
| 4:64 | وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ |
| Diyanet Meali: | Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. |
| 40:18 | مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ |
| Diyanet Meali: | Zalimlerin ne sıcak bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır. |
طَوَّعَ : Fiil-II.
| 5:30 | فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ |
| Diyanet Meali: | Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü. |
أَطَاعَ : Fiil-IV.
| 2:285 | وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ |
| Diyanet Meali: | Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.” |
| 3:32 | قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ |
| Diyanet Meali: | De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” |
| 3:50 | وَجِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Ve Rabbiniz tarafından size bir mucize de getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” |
| 3:100 | إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ |
| Diyanet Meali: | Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar. |
| 3:132 | وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah’a ve Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin. * |
| 3:149 | إِنْ تُطِيعُوا الَّذِينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ |
| Diyanet Meali: | Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler. |
| 3:168 | الَّذِينَ قَالُوا لِإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا |
| Diyanet Meali: | (Onlar), kendileri oturup kaldıkları hâlde kardeşleri için, “Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi” diyen kimselerdir. |
| 4:13 | وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ |
| Diyanet Meali: | Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, cennetlere sokar. |
| 4:34 | فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلًا |
| Diyanet Meali: | Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. |
| 4:46 | وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ |
| Diyanet Meali: | Hâlbuki onlar, “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak” deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. |
| 4:59 | يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. |
| 4:59 | وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ |
| Diyanet Meali: | Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. |
| 4:69 | وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَٰئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ |
| Diyanet Meali: | Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği … kimselerle birliktedirler. |
| 4:80 | مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. |
| 4:80 | مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. |
| 5:7 | وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثَاقَهُ الَّذِي وَاثَقَكُمْ بِهِ إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا |
| Diyanet Meali: | Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve “işittik, itaat ettik” dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam sözü hatırlayın. |
| 5:92 | وَأَطِيعُوا اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Öyleyse Allah’a itaat edin… |
| 5:92 | وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُوا |
| Diyanet Meali: | Peygambere itaat edin ve Allah’a karşı gelmekten sakının. |
| 6:116 | وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ |
| Diyanet Meali: | Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. |
| 6:121 | وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. |
| 8:1 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ |
| Diyanet Meali: | “(O hâlde, eğer mü’minler iseniz) Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.” |
| 8:20 | أَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنْتُمْ تَسْمَعُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve (Kur’an’ı) dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin. |
| 8:46 | وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا |
| Diyanet Meali: | Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz… |
| 9:71 | وَيُطِيعُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَٰئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللَّهُ |
| Diyanet Meali: | Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. |
| 18:28 | وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ |
| Diyanet Meali: | Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş … kimselere boyun eğme. |
| 20:90 | وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَٰنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي |
| Diyanet Meali: | “Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.” |
| 23:34 | وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ |
| Diyanet Meali: | “Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız.” * |
| 24:47 | وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا |
| Diyanet Meali: | (Münâfıklar), “Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik” derler. |
| 24:51 | إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا |
| Diyanet Meali: | Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. |
| 24:52 | وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ |
| Diyanet Meali: | Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir. * |
| 24:54 | قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | “Allah’a itaat edin, (peygambere itaat edin)” de. |
| 24:54 | وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ |
| Diyanet Meali: | “(Allah’a itaat edin), peygambere itaat edin” (de). Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. |
| 24:54 | وَإِنْ تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ |
| Diyanet Meali: | Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir. |
| 24:56 | وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ |
| Diyanet Meali: | Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin. * |
| 25:52 | فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir mücadele ver. * |
| 26:108 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” * |
| 26:110 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!” * |
| 26:126 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” * |
| 26:131 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” * |
| 26:144 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!” * |
| 26:150 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” * |
| 26:151 | وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ |
| Diyanet Meali: | “Haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.” * |
| 26:163 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” * |
| 26:179 | فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. * |
| 29:8 | وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا |
| Diyanet Meali: | (Biz, insana, ana babasına iyilik etmesini emrettik). Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. |
| 31:15 | وَإِنْ جَاهَدَاكَ عَلَىٰ أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا |
| Diyanet Meali: | “Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme.” |
| 33:1 | يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ |
| Diyanet Meali: | Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. |
| 33:33 | وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ |
| Diyanet Meali: | Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. |
| 33:48 | وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ وَدَعْ أَذَاهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ |
| Diyanet Meali: | Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah’a tevekkül et. |
| 33:66 | يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a (ve Resûl’e) itaat edeydik” diyecekler. |
| 33:66 | وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا |
| Diyanet Meali: | (Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a) ve Resûl’e itaat edeydik” (diyecekler). |
| 33:67 | وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا |
| Diyanet Meali: | Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.” * |
| 33:71 | وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا |
| Diyanet Meali: | Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, muhakkak büyük bir başarıya ulaşmıştır. |
| 43:54 | فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ |
| Diyanet Meali: | Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu. * |
| 43:63 | وَلِأُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “(Ben size hikmeti getirdim) ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için (geldim). Öyle ise, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” |
| 47:26 | ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ |
| Diyanet Meali: | Bu, münafıkların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere, “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. |
| 47:33 | يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Ey iman edenler! Allah’a itaat edin… |
| 47:33 | وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ |
| Diyanet Meali: | Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın. |
| 48:16 | فَإِنْ تُطِيعُوا يُؤْتِكُمُ اللَّهُ أَجْرًا حَسَنًا |
| Diyanet Meali: | “Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir.” |
| 48:17 | وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ |
| Diyanet Meali: | Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. |
| 49:7 | لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ |
| Diyanet Meali: | Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. |
| 49:14 | وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا |
| Diyanet Meali: | Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. |
| 58:13 | فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ |
| Diyanet Meali: | Artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. |
| 59:11 | لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا |
| Diyanet Meali: | “Yemin ederiz ki, siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz.” |
| 64:12 | وَأَطِيعُوا اللَّهَ |
| Diyanet Meali: | Allah’a itaat edin… |
| 64:12 | وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَإِنَّمَا عَلَىٰ رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ |
| Diyanet Meali: | Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki elçimize düşen sadece apaçık bir tebliğdir. |
| 64:16 | فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا |
| Diyanet Meali: | O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin. |
| 68:8 | فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ |
| Diyanet Meali: | O hâlde yalanlayanlara boyun eğme. * |
| 68:10 | وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ |
| Diyanet Meali: | Yemin edip duran, aşağılık kimseye sakın boyun eğme. * |
| 71:3 | أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ |
| Diyanet Meali: | “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin..” * |
| 76:24 | فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِمًا أَوْ كَفُورًا |
| Diyanet Meali: | O hâlde, Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkâra ve hiçbir nanköre itaat etme. * |
| 96:19 | كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ |
| Diyanet Meali: | Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş. * |
تَطَوَّعَ : Fiil-V.
| 2:158 | وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ |
| Diyanet Meali: | Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir. |
| 2:184 | فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ |
| Diyanet Meali: | Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. |
اِسْتَطَاعَ : Fiil-X.
| 2:217 | وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىٰ يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُوا |
| Diyanet Meali: | Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. |
| 2:273 | لَا يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الْأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ |
| Diyanet Meali: | (Sadakalar kendilerini Allah yoluna adayan), yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen (fakirler içindir). İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. |
| 2:282 | أَوْ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ |
| Diyanet Meali: | (Eğer borçlu, aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise), ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. |
| 3:97 | وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا |
| Diyanet Meali: | Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. |
| 4:25 | وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ |
| Diyanet Meali: | Sizden kimin, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse… |
| 4:98 | لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا |
| Diyanet Meali: | (Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan), çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan (erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır). |
| 4:129 | وَلَنْ تَسْتَطِيعُوا أَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ |
| Diyanet Meali: | Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. |
| 5:112 | هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ |
| Diyanet Meali: | “Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” |
| 6:35 | فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الْأَرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِآيَةٍ |
| Diyanet Meali: | (Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse); bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! |
| 7:192 | وَلَا يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَا أَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ |
| Diyanet Meali: | Hâlbuki onlar (edindikleri ilâhlar) ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler. * |
| 7:197 | وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ |
| Diyanet Meali: | Allah’tan başka taptıklarınızın ise size yardım etmeğe güçleri yetmez. |
| 8:60 | وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ |
| Diyanet Meali: | Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. |
| 9:42 | وَسَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ |
| Diyanet Meali: | Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. |
| 10:38 | وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ |
| Diyanet Meali: | “Eğer doğru söyleyenler iseniz, (haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin) ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.” |
| 11:13 | وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ |
| Diyanet Meali: | Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, (siz de onun gibi uydurma on sûre getirin).” |
| 11:20 | مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ |
| Diyanet Meali: | Çünkü onlar (gerçekleri) işitmeğe tahammül edemiyorlar, hem de görmüyorlardı. |
| 11:88 | إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ |
| Diyanet Meali: | “Ben sadece gücüm yettiğince (sizi) düzeltmek istiyorum.” |
| 16:73 | وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ شَيْئًا وَلَا يَسْتَطِيعُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah’ı bırakıp da, kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapıyorlar. * |
| 17:48 | انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا |
| Diyanet Meali: | Bak, senin için ne türlü benzetmeler yaptılar da saptılar. Artık (doğru) yolu bulamazlar. * |
| 17:64 | وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِمْ |
| Diyanet Meali: | “(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. (Atlıların ve yayalarınla) onların üzerine yürü.” |
| 18:41 | أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا |
| Diyanet Meali: | “Ya da suyu çekiliverir de (bırak bir daha bulmayı) artık onu arayamazsın bile.” * |
| 18:67 | قَالَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا |
| Diyanet Meali: | Adam, şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin.” * |
| 18:72 | قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا |
| Diyanet Meali: | Adam, “Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi. * |
| 18:75 | قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا |
| Diyanet Meali: | Adam, “Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi. * |
| 18:78 | سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا |
| Diyanet Meali: | “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.” |
| 18:82 | ذَٰلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا |
| Diyanet Meali: | “İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.” |
| 18:97 | فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا |
| Diyanet Meali: | Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. * |
| 18:97 | فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا |
| Diyanet Meali: | Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. * |
| 18:101 | وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا |
| Diyanet Meali: | Onu dinleme zahmetine dahi katlanamayan… |
| 21:40 | بَلْ تَأْتِيهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا |
| Diyanet Meali: | Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, (ne de kendilerine göz açtırılacak). |
| 21:43 | لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ |
| Diyanet Meali: | O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler. |
| 25:9 | انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا |
| Diyanet Meali: | (Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar. * |
| 25:19 | فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَ فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا |
| Diyanet Meali: | (İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek… |
| 26:211 | وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ |
| Diyanet Meali: | Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez. * |
| 36:50 | فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا إِلَىٰ أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ |
| Diyanet Meali: | Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler. * |
| 36:67 | وَلَوْ نَشَاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا |
| Diyanet Meali: | Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, (ne geri dönebilirlerdi). |
| 36:75 | لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ |
| Diyanet Meali: | Onlar, ilâhlar için (hizmete) hazır asker oldukları hâlde, ilâhlar onlara yardım edemezler. * |
| 51:45 | فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ |
| Diyanet Meali: | Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler. * |
| 55:33 | إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ |
| Diyanet Meali: | Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz. |
| 58:4 | فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا |
| Diyanet Meali: | Kimin de buna gücü yetmezse altmış fakiri doyurmalıdır. |
| 64:16 | فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا |
| Diyanet Meali: | O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin… |
| 68:42 | يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ |
| Diyanet Meali: | Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kâfirlerin secdeye çağrılıp buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. * |
طَوْعٌ : İsim.
| 3:83 | وَلَهُ أَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا |
| Diyanet Meali: | Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken… |
| 9:53 | قُلْ أَنْفِقُوا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْ |
| Diyanet Meali: | Yine de ki: “İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır.” |
| 13:15 | وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهً |
| Diyanet Meali: | Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez (kendileri de gölgeleri de sabah akşam) Allah’a boyun eğer. |
| 41:11 | فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا |
| Diyanet Meali: | Ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. |
طَاعَةٌ : İsim.
| 4:81 | وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ فَإِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ |
| Diyanet Meali: | Sana “baş üstüne” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin; (senin gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar. |
| 24:53 | قُلْ لَا تُقْسِمُوا طَاعَةٌ مَعْرُوفَةٌ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ |
| Diyanet Meali: | De ki: “Yemin etmeyin. Sizden istenen güzelce itaat etmektir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” |
| 47:21 | طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ |
| Diyanet Meali: | İtaat ve güzel bir söz (onlar için daha hayırlıdır). |
طَائِعِينَ : İsim. İsm-i Fâil. Kurallı Erkek Çoğul. Nasb / Cerr Hali. Tekili: طَائِعٌ
| 41:11 | فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ |
| Diyanet Meali: | Ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. |
مُطَاعٌ : İsim. İsm-i Mef’ûl. İf’âl Bâbı (IV. Bâb).
| 81:21 | مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ |
| Diyanet Meali: | (Meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail’in getirdiği sözdür). * |
مُطَّوِّعِينَ : İsim. İsm-i Fâil. Tefa’ul Bâbı (V. Bâb). Kurallı Erkek Çoğul. Nasb / Cerr Hali. Tekili: مُطَّوِّعٌ
| 9:79 | الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ |
| Diyanet Meali: | Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, (güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları) çekiştirip onlarla alay edenler var ya… |