KÖK HARFLER: ض ع ف
ANLAM:
ضَعُفَ : (Bir kişi veya şey) zayıf, kuvvetsiz, bitkin, çelimsiz, güçsüz, sağlıksız olmak.
AÇIKLAMA:
ضَعْفٌ : “Kuvvet” kelimesinin zıddıdır. Fiil olarak “zayıf, güçsüz, kolay kırılır, dayanıksız idi ya da o hale geldi” anlamında ضَعُفَ şeklinde kullanılır. “Zayıf, güçsüz, kolay kırılır, dayanıksız olana” ضَعِيفٌ denir.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ : İsteyen de, istenen de zayıf/âciz kalmıştır (22/73).
ضَعْفٌ (zayıflık, güçsüzlük vs) nefiste, bedende veya halde, vaziyette olabilir. ضَعْف ve ضُعْفٌ kelimelerinin iki ayrı lehçe olduğu söylenmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: الْآَنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا : Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi (8/66). Yine şöyle buyurmuştur: وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ : Biz, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk (28/5).
El-Halil şöyle demiştir: Dammeli ضُعْفٌ kelimesi “bedendeki zayıflıkla, güçsüzlükle” ilgili, fethalı ضَعْفٌ kelimesi ise, “akıl ve reydeki zayıflıkla , güçsüzlükle” ilgili kullanılır. Yüce Allah’ın şu sözünde de buradan gelir: فَإِنْ كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ : Şâyet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise velisi adaletle yazdırsın (2/282).
ضَعِيفٌ kelimesinin çoğulu ضِعَافٌ ve ضُعَفَاء şekillerinde gelir. Şöyle buyurmuştur: لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضَى وَلَا عَلَى الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُوا لِلَّهِ وَرَسُولِهِ : Zayıflara, hastalara ve harcayacak şeyleri bulunmayanlara, Allah’a ve Resûlüne sadık kaldıkça bir sorumluluk yoktur (9/91).
اِسْتَضْعَفْتُهُ : Onu ضَعِيفٌ (zayıf, güçsüz, kolay kırılır, dayanıksız) buldum. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا : Niye Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz, bizi şu zalimlerin yaşadığı beldeden çıkar, bize katından bir kurtarıcı, kendi katından bir destekçi gönder’ diye yalvaran ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz (4/75); إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ : Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, Ne yapıyordunuz? derler. Onlar da: Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik. derler (4/97); إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي : Bu insanlar beni zayıflattı/güçsüzleştirdi (7/150). Yüce Allah’ın şu sözünde bunun karşıtı olarak اِسْتِكْبَارٌ (kibirlenmek, büyüklenmek) kelimesi zikredilmiştir: وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا : Zayıf düşürülenler büyüklük taslayanlara: Hayır, siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz dediler (34/33).
Şu sözüne gelince: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً : Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah’tır (30/54). Buradaki ikinci zayıflık birinciden farklıdır. Üçüncüsünde de böyledir. Çünkü, خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ : Sizi zayıflıktan yarattı (30/54) sözü “bir meniden ya da topraktan yarattı” anlamındadır. İkinci zayıflık,”ceninde ve çocukta bulunan zayıflıktır.” Üçüncüsü ise “ihtiyarladıktan sonraki zayıflıktır” ki “ömrün en rezili” أَرْذَلِ الْعُمُرِ sözüyle işaret edilen budur.
İki kuvvete gelince, birincisi “çocuğun hareket etmesini, süt istemeye yönlendirilmesini ve ağlama yoluyla kendisinden sıkıntının giderilmesini sağlayan kuvvedir.” İkinci kuvve ise, “ergenliğe ulaştıktan sonraki kuvvedir”. Ayrıca ضَعْفٍ kelimelerinden her birinin birinci halden farklı bir hale işaret ettiğine kelimenin her üç yerde de nekra olarak zikredilmiş olması da delalet etmektedir. Çünkü nekra bir kelime tekrarlanıp ikinci kullanımında kendisiyle önceki geçen kelime kastedilirse, o zaman ikinci kelime marife olarak zikredilir. Mesela رَاَيتُ رَجُلاً فَقَالَ لِي الرَّجُلُ كَذَا (Bir adam gördüm. O adam bana şöyle dedi.). Eğer bu kelime ikinci defa nekra olarak zikredilirse, bu durumda onunla birinciden başkası kastedilmiş olur. Bundan dolayı İbni Abbas فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا – إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا : Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır (94/5-6) sözü ile ilgili, tek bir عُسْر’un, yani zorluğun iki يُسْر’a, yani kolaylığa asla galebe çalamayacağını söylemiştir .Yüce Allah’ın şu sözüne gelince: وَخُلِقَ الْإِنْسَانُ ضَعِيفًا : İnsan zayıf yaratılmıştır (4/28). Burada zayıflıkla kastedilen, “Mele-i Ala’nın ihtiyaç duymadığı birçok şeye insanın ihtiyacının olduğudur”. Şu sözüne gelince: إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا : Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır (4/76). Şeytanın hilesinin zayıflığı sadece Yüce Allah’ın, إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ : Benim kullarım üzerine senin bir hakimiyetin yoktur (17/65). sözünde zikredilen kulları arasına girmiş olanlar açısındandır.
ضِعْفٌ kelimesi ise, tıpkı yarı ve eş kelimelerinde olduğu gibi, birinin varlığı diğerinin varlığını gerektiren karşılıklı izafiyete sahip bağlılaşık kelimelerdendir. “Birbirine denk iki miktarın birleşmesi” anlamına gelir. Yalnızca sayıda kullanılır. Dolayısıyla أَضْعَفْتُ الشَّيْءَ ve ضَعَّفْتُهُ ve ضَاعفْتُهُ dendiğinde “bir nesneye onun bir ya da daha fazla mislinin, benzerinin veya katının eklendiği” kastedilir. Bazıları ضَاعَفْتُ kullanımının ضَعَّفْتُ kullanımından daha beliğ olduğunu söylemiştir. Bundan dolayı kurrânın çoğunluğu Ahzab Suresi 30. ayeti şöyle okumuştur: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ : Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır (33/30).
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ وَإِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا : Allah zerre kadar zulmetmez ve eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır (4/40). Yine şöyle buyurmuştur: مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا : Her kim bir iyilik ile gelirse kendisi için onun on misli vardır (6/160).
Ayrıca yine “bir nesneye onun bir ya da daha fazla mislini, benzerini veya katını ekledim, onu iki, üç vs kat ettim ya da iki, üç vs misli arttırdım” anlamında tahfifli olarak ضَعَفْتُهُ şeklinde de kullanılmıştır. Bu fiilin mastarı ضَعْفٌ şeklinde gelir. “Kendisine bir ya da daha fazla misli, benzeri veya katı eklenmiş olana, iki, üç vs kat edilene ya da iki, üç vs misli artırılana” مَضْعُوفٌ denir. Dolayısıyla ثَنًى ve ثِنًى kelimelerine benzer olarak ضَعْفٌ kelimesi mastar ve ضِعْفٌ kelimesi de isimdir. Bu itibarla ضِعْفُ الشَّيْءِ sözü, “bir şey iki katına çıkaran” demektir. ضِعْفٌ kelimesi herhangi bir sayıya izafe edildiğinde, “hem o sayıyı ,hem de onun bir mislini” ifade eder. Mesela ضِعْفُ الْعَشَرَةِ ve ضِعْفُ الْمِائَةِ sözleri tartışmasız, sırayla “20” ve “200” anlamına gelir.
أَعْطِهِ ضِعْفَيْ وَاحِدٍ (Ona şu bir tanenin dı’fını ver) dendiğinde bu, “hem o bir taneyi hem de onun iki mislini vermeyi” gerektirir ki bunun toplamı “üç tane” eder. Çünkü bu, anlam olarak “bir tane ve onunla çift oluşturan iki tane” demektir ki bunun toplamı üç tane eder. Bu kural ضِعْفٌ kelimesi muzaf olarak kullanıldığında geçerlidir. Ama muzaf olarak kullanmayıp ضِعْفَانِ dediğinde bu, kendisini oluşturan çiftlerden her birinin diğeriyle çift oluşturması itibariyle زَوْجَانِ (iki çift) kelimesi ile aynı görevi görür. Bu durumda ضِعْفَانِ kelimesi iki anlamına gelir. Her biri diğerini ikiye katladığından dolayı, ضِعْفَيِ الْوَاحِدِ sözündeki gibi ضِعْفَانِ kelimesinin الْوَاحِد’e (bire) izafe edilerek onu üçe çıkarmasının aksine, bu ikisi “ikinin” dışına çıkmaz.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَأُولَئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا : Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfât vardır (34/37).
Şu sözüne gelince: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً : Ey inananlar, kat kat ribâ yemeyin (3/130).
- Bir görüşe göre “Yüce Allah her iki lafzı tekit amacıyla zikretmiştir”.
- Şöyle denmiştir: Bilakis مُضَاعَفَةً kelimesi ضِعْفٌ kökünden değil, aksine ضَعْفٌ kökünden gelir. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: “Sizin bir ضِعْفٌ (iki katına çıkarma, arttırma) olarak gördüğünüz şey aslında bir ضَعْفٌ’dır yani bir eksiltmedir.” Bu sözü şu sözüne benzer: وَمَا آَتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِنْدَ اللَّهِ : İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz (30/39); يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ : Allah, faizi yok eder, sadakaları arttırır (2/276).
Şu sözüne gelince: كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآَتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ : Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: Rabbimiz! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azap ver (7/38). Burada iki katlı derken Yüce Allah’tan o kimselere hem “kendi sapıklıklarından dolayı bir azap vermesini” hem de لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ : Kıyamet gününde kendi günâhlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günâhlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (16/25) sözünde işaret ettiği gibi, “kendilerini saptırmalarından dolayı bir azap vermesini” istemişlerdir.
Şu sözüne gelince: لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لَا تَعْلَمُونَ : Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz (7/38). Yani “onlardan her biri için sizin gördüğünüz azabın iki katı vardır”.
Şöyle denmiştir: Bu sözü şu anlama gelir: “Onların tümü ve sizlerin tümü için diğerinin göreceğinin iki katı azap vardır. Çünkü azabın bir bölümü görünürde ve bir bölümü de içte gizlidir. Onlardan her biri diğerinin gördüğü azaptan içte gizli olanı değil, yalnızca görünürde olanı algılayıp onun içte herhangi bir azap görmediğini düşünecektir.” (Müfredât)
DİĞER BAZI TÜREVLER:
ضَعُفَ ve ضَعَفَ (mastar isim ضَعْفٌ ve ضُعْفٌ): O kişi veya şey zayıf, kuvvetsiz, bitkin, çelimsiz, güçsüz veya sağlıksız idi ya da o hale geldi (zıt anlamlısı: قَوِىَ).
ضَعُفَ عَنِ الشَّىْءِ : O şeyi yapma kuvveti veya kudretinden yoksundu, acizdi.
ضَعُفَ o (bir şey) aşırıya kaçtı, manasına da gelmektedir (eşanlamlısı: زَادَ).
ضَاعَفَهُ (mastar isim مُضَاعَفَةٌ) ve اَضْعَفَهُ (mastar isim اِضْعَافٌ) ve ضَعَّفَهُ (mastar isim تَضْعِيفٌ): O şeyi ikiye katladı, o şeyi üçe katladı, o şeyi iki misline çıkardı, o şeyi belirsiz olarak katladı ya da o şeyi katladı.
اَلْمُضَاعَفَةُ وَ الْاِضْعَافُ وَ التَّضْعِيفُ : Bir şeyi iki katına, iki misline ya da birkaç katına çıkarmak veya kat kat arttırmak için ona eklenen.
ضِعْفُ الشَّىْءِ : Bir şeyi iki katına çıkaran o şeyin benzeri (çoğul hali اَضْعَافٌ ).
اَلضِّعْفُ “benzeri” manasına gelmektedir. Bu esas anlamıdır. Sonrasındaki kullanımıyla, “benzeri veya fazlası, belirsiz olarak eklenen” manasına gelmeye başlamıştır.
هٰذَا ضِعْفُهُ o şeyin iki katı ve o şeyin üç katı ve fazlası, manasına gelmektedir, çünkü ضِعْفٌ sonsuz bir ilavedir.
هٰذَا ضِعْفُ هٰذَا : Bu, bunun benzeridir.
لَكَ ضِعْفُهُ : Onun benzerinin iki katı veya üç katı veya bir sınır olmaksızın fazlası senin olsun.
لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَ ضِعْفَ الْمَمَاتِ : Sana hayatın ve ölümün katmerli acılarını tattırırdık.
اَضْعَافُ الْجَسَدِ : Vücudun uzuvları, elemanları veya organları.
اِسْتَضْعَفَهُ اَوْ ضَعَفَهُ : Onu aciz gördü; ona acizmiş gibi davrandı; ona aciz olduğunu ileri sürdü; ona acizlik atfetti.
اَضْعَفَهُ : Onu aciz hale getirdi.
ضَعْفٌ ve ضُعْفٌ : Zayıflık, kuvvetsizlik, çelimsizlik. Ancak, bazıları ilkinin muhakeme veya fikirde, ikincisinin ise bedende olduğunu söyler.
ضُعْفٌ meni, manasına da gelmektedir.
ضَعِيفٌ : Zayıf, çelimsiz, güçsüz (çoğulu: ضِعَافٌ وَ ضُعَفَاءُ).
اَضْعَفُ : Daha zayıf veya en zayıf.
اَضْعَفُ جُنْدًا : Askeri gücü daha zayıf (19:75).
مُضْعِفٌ : Katlayan, kat kat artıran.
KUR’ÂN’DA GEÇEN TÜREVLERİ:
Aşağıdaki tabloda Kur’ân’da geçen ve bu kökten gelen kelime türevleri, bunların gramatik adlandırılışları, Kur’ân’da kaç kere geçmiş olduğu belirtilmiş ve örnek bir ayet için, sûre/âyet numarası verilmiştir.
| Tür | Adet | Anlam | Örnek | Açıklama | |
| ضَعُفَ | fiil-I | 2 | Zayıf oldu, kuvvetsiz oldu | 22/73 | |
| ضَاعَفَ | fiil-III | 9 | Artırdı, katlayarak ziyadeleştirdi | 64/17 | Meçhul Muzari: يُضَاعَفُ |
| اِسْتَضْعَفَ | fiil-X | 8 | Küçümsedi, hakir gördü, hor baktı, zayıf buldu | 28/4 | Meçhulü: اُسْتُضْعِفَ Meçhul Muzari: يُسْتَضْعَفُ |
| ضَعِيفٌ | isim | 9 | Zayıf, kuvvetsiz | 11/91 | Çoğulu: ضُعَفَاءُ – ضِعَافٌ |
| أَضْعَفُ | isim | 2 | En zayıf, daha zayıf | 72/24 | |
| ضِعْفٌ | isim | 11 | Misil, kat | 17/75 | Çoğulu: أَضْعَافٌ |
| ضَعْفٌ | isim | 4 | Zayıf olmak, kuvvetsiz olmak | 30/54 | |
| مُضْعِفٌ | isim | 1 | Katlayan, kat kat artıran | 30/39 | |
| مُضَاعَفَةٌ | isim | 1 | Kat kat artırılan (Müennes) | 3/130 | |
| مُسْتَضْعَفٌ | isim | 5 | Güçsüz sayılan, hor görülen, zayıf addedilen | 8/26 | |
| Toplam | 52 |
BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR:
Mahreci Benzeyen Kökler
Benzer Manada Kelimeler
- ضَعُفَ (a)
- قَلَّ > bak: ق ل ل
- ضَؤُلَ
- ضَعُفَ (b)
- ضِعْفٌ
Zıt Manada Kelimeler
TÜRKÇEYE GEÇEN KELİMELER:
Aşağıdaki tabloda bu kökten Türkçeye geçmiş olan kelimeler, bunların Arapça yazılışları, Türkçe anlamları verilmiştir. Bu kelimelerin bazılarına günümüz Türkçesinde pek rastlanmaz. Daha çok Osmanlıca metinlerde görülmektedir.
| Za’f | ضَعْف | Zayıflık. | Zaaf |
| Zı’f | ضِعْف | İki kat. |
|
| Zaîf (Zayıf) | ضَعِيف | Güçsüz. | Çoğulu: Zuafâ’ |
| Za’fiyet | ضَعْفِيَّة | Dermansızlık, güçsüzlük. |
|
| Ez’af | أَضْعَف | Çok zayıf, en zayıf. |
|
| Ez’âf | أَضْعَاف | Katlar. |
|
| Taz’îf | تَضْعِيف | İki kat, kat kat etmek. |
|
| Muza’af | مُضَعَّف | İki kat. Katlanmış. |
|
| Muzâaf | مُضَاعَف | Bir kat daha arttırılmış. Tazif edilmiş. |
|
| İstiz’âf | اِسْتِضْعَاف | Zayıf ve adi görme, küçümseme. |
|
| Müztaz’if | مُسْتَضْعِف | Zayıf gören. |
|
| Mustazaf | مُسْتَضْعَف | 1: Haklı iken haksızlaştırılmış 2: Haksızlaştırılmış/güçsüzleştirilmiş olmasına karşı istikametinden geri durmayan/şaşmayan topluluk |
|
ÂYETLER:
DİKKAT! İncelediğimiz kökten gelen kelimeleri, Kur’an-ı Kerim’deki yerlerinde, yakın çevresindeki kelimelerle ilişkilerini gösterecek şekilde listeliyoruz. Uzun ayetlerin sadece bir bölümünü ele aldık. Bazı ayetlerin sadece bir kısmını gördüğümüz için, ayetler hakkında yanlış bir hüküm verilmemesi gerekir. Tamamını ele aldığımız ayetlerin meallerinin sonuna bir yıldız (*) işareti konmuştur.
ضَعُفَ : Fiil-I.
| 3:146 | وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ |
| Diyanet Meali: | Zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. |
| 22:73 | ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ |
| Diyanet Meali: | İsteyen de âciz, istenen de. |
ضَاعَفَ : Fiil-III. Meçhul Muzari: يُضَاعَفُ
| 2:245 | فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً |
| Diyanet Meali: | (Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki), Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. |
| 2:261 | وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ |
| Diyanet Meali: | Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. |
| 4:40 | وَإِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ أَجْرًا عَظِيمًا |
| Diyanet Meali: | (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir. |
| 11:20 | يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ |
| Diyanet Meali: | Azap onlar için kat kat artırılacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) işitmeğe tahammül edemiyorlar… |
| 25:69 | يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَانًا |
| Diyanet Meali: | Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır. * |
| 33:30 | مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ |
| Diyanet Meali: | İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. |
| 57:11 | مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ |
| Diyanet Meali: | Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır. * |
| 57:18 | وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ |
| Diyanet Meali: | Ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır. |
| 64:17 | إِنْ تُقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ |
| Diyanet Meali: | Eğer siz Allah’a güzel bir borç verirseniz, Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar. |
اِسْتَضْعَفَ : Fiil-X. Meçhulü: اُسْتُضْعِفَ Meçhul Muzari: يُسْتَضْعَفُ
| 7:75 | قَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّهِ |
| Diyanet Meali: | Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara, “Siz, Salih’in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu (sahiden) biliyor musunuz?” dediler. |
| 7:137 | وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا |
| Diyanet Meali: | Hor görülüp ezilmekte olan kavmi (İsrailoğullarını), toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. |
| 7:150 | إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُوا يَقْتُلُونَنِي |
| Diyanet Meali: | “Kavim beni güçsüz buldu. Az kalsın beni öldürüyorlardı.” |
| 28:4 | وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ |
| Diyanet Meali: | (Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış) ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyordu… |
| 28:5 | وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ |
| Diyanet Meali: | Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım… |
| 34:31 | يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ |
| Diyanet Meali: | Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, “Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk” derler. |
| 34:32 | قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ |
| Diyanet Meali: | Büyüklük taslayanlar, zayıf ve güçsüz görülenlere, “(Size hidayet geldikten sonra), biz mi sizi ondan alıkoyduk?” derler. |
| 34:33 | وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ |
| Diyanet Meali: | Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, “Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardır.” derler. |
ضَعِيفٌ : İsim. Çoğulu: ضُعَفَاءُ – ضِعَافٌ
| 2:282 | فَإِنْ كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ |
| Diyanet Meali: | Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. |
| 4:28 | يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْ وَخُلِقَ الْإِنْسَانُ ضَعِيفًا |
| Diyanet Meali: | Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır. * |
| 4:76 | فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاءَ الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا |
| Diyanet Meali: | O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır. |
| 9:91 | لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضَىٰ وَلَا عَلَى الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ |
| Diyanet Meali: | (Allah’a ve Resûlüne karşı sadık ve samimi oldukları takdirde), güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. |
| 11:91 | مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا |
| Diyanet Meali: | “Dediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda zayıf görüyoruz.” |
| 14:21 | فَقَالَ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا |
| Diyanet Meali: | Ve güçsüzler büyüklük taslayanlara diyecek ki: “Şüphesiz bizler size uymuştuk…” |
| 40:47 | فَيَقُولُ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا |
| Diyanet Meali: | (Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken), zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik.” derler. |
| 2:266 | لَهُ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَأَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاءُ |
| Diyanet Meali: | (Herhangi biriniz ister mi ki), içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, (içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun); himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın… |
ضِعَافٌ : İsim. Çoğul. Tekili: ضَعِيفٌ
| 4:9 | وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْ |
| Diyanet Meali: | Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. |
أَضْعَفُ : İsim.
| 19:75 | فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضْعَفُ جُنْدًا |
| Diyanet Meali: | (Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde) kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler. |
| 72:24 | فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدً |
| Diyanet Meali: | (Nihayet uyarıldıkları şeyi gördüklerinde) kimin yardımcısı daha zayıf, kimin sayısı daha azmış, bilecekler. |
ضِعْفٌ : İsim. Çoğulu: أَضْعَافٌ
| 2:245 | فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً |
| Diyanet Meali: | (Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki), Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. |
| 2:265 | كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ |
| Diyanet Meali: | (Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu), yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. |
| 3:130 | يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً |
| Diyanet Meali: | Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. |
| 7:38 | قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَٰكِنْ لَا تَعْلَمُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah, der ki: “Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz.” |
| 17:75 | إِذًا لَأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ |
| Diyanet Meali: | İşte o zaman sana, hayatın da, (ölümün de) katmerli acılarını tattırırdık. |
| 17:75 | وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا |
| Diyanet Meali: | (İşte o zaman sana, hayatın da), ölümün de (katmerli acılarını tattırırdık). Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın. |
| 33:68 | رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” * |
| 7:38 | رَبَّنَا هَٰؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ |
| Diyanet Meali: | “Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver.” |
| 33:30 | مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ |
| Diyanet Meali: | (Ey Peygamber’in hanımları!) İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. |
| 34:37 | فَأُولَٰئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ |
| Diyanet Meali: | İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler. |
| 38:61 | قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هَٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ |
| Diyanet Meali: | Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır.” * |
ضَعْفٌ : İsim.
| 8:66 | الْآنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا |
| Diyanet Meali: | Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. |
| 30:54 | اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ |
| Diyanet Meali: | Allah, sizi güçsüz olarak yaratan… |
| 30:54 | ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً |
| Diyanet Meali: | Sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren… |
| 30:54 | ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً |
| Diyanet Meali: | Sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. |
مُضْعِفُونَ : İsim. İsm-i Fâil. İf’âl Bâbı (IV. Bâb). Kurallı Erkek Çoğul. Tekili: مُضْعِفٌ
| 30:39 | وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ |
| Diyanet Meali: | Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır. |
مُضَاعَفَةٌ : İsim. Sıfat. Müennes. Müzekkeri: مُضَاعَفٌ
| 3:130 | يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً |
| Diyanet Meali: | Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. |
مُسْتَضْعَفُونَ : İsim. İsm-i Mef’ûl. İstif’âl Bâbı (X. Bâb). Kurallı Erkek Çoğul. Tekili: مُسْتَضْعَفٌ
| 4:75 | وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ |
| Diyanet Meali: | Size ne oluyor da, Allah yolunda ve zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? |
| 4:97 | قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ |
| Diyanet Meali: | Melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. |
| 4:98 | إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ |
| Diyanet Meali: | Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, (çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan) erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır. |
| 4:127 | وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ وَأَنْ تَقُومُوا لِلْيَتَامَىٰ بِالْقِسْطِ |
| Diyanet Meali: | Zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, (size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor). |
| 8:26 | وَاذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ |
| Diyanet Meali: | O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. |