KÖK HARFLER: ع ل و
( ع ل و – ع ل ي )
ANLAM:
عَلاَ / عَلِىَ : Yüksek olmak, yükseltilmek. Birçok niteliği üstün olmak. Gün doğmak veya güneş yükselmek.
AÇIKLAMA:
عُلْوٌ kelimesi سُفْلٌ kelimesinin zıddıdır.
عُلْوِيٌّ ve سُفْلِيٌّ kelimeleri ise bu ikisinden nispet edilen kullanımlardır.
عُلْوٌ : Yüksek olmak ya da yükselmek. Fiil olarak “Yüksek, yüce ya da ulvi idi ya da o hale geldi, yükseldi, yüceldi veya ulvileşti” anlamında عَلاَ-يَعْلُو şeklinde kullanılır. Bu fiilin mastarı عُلُوٌّ şeklinde, ism-i faili عَالٍ şeklinde gelir. Ayrıca yine fiil olarak “Şeref, itibar veya soyluluk bakımından yüksek, yüce ya da ulu idi ya da o hale geldi” anlamında عَلِيَ-يَعْلَى şeklinde kullanılır. Bu fiilin mastarı ise عَلاَءٌ şeklinde, ism-i faili ise عَلِيٌّ şeklinde gelir.
Fethalı olarak gelen عَلاَ fiili “mekanlar ve cisimlerde” daha fazla kullanılır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ : Üzerlerinde ince, yeşil ipekten ve atlastan elbiseler vardır (76/21).
İfade edildiğine göre عَلاَ fiili “övülen ve yerilen hususların her ikisinde de” kullanılır.
عَلِيَ fiili ise yalnızca “övülen hususlarda kullanılır.” Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ : Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı (28/4); وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ : Firavun, yeryüzünde büyüklenen ve gerçekten aşırı gidenlerdendi (10/83).
Yine şöyle buyurmuştur: فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ : Onlar kibre kapıldılar ve ululuk taslayan zorba bir kavim oldular (23/46).
İblis’le ilgili şöyle buyurmuştur: أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ : Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun? (38/75). تِلْكَ الدَّارُ الْآَخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا : Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz (28/83); وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ : Mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi (23/91); وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إسْرائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا : Biz, kitapta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve alabildiğine kibirleneceksiniz diye bildirdik (17/4); وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا : Gönülleri kesin olarak kabul ettiği hâlde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler (27/14).
عَلِيٌّ : Kadri yüce. عَلِيَ kökünden gelir. Yüce Allah (c.c.) وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ : Şüphesiz yüce ve büyük olan sadece Allah’tır (22/62); إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا : Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür (4/34) şeklinde bununla vasfedildiğinde bu, “Allah (c.c.) Kendisini vasfetmeye çalışanların bu vasıflarının, hatta ariflerin Kendisini her yönüyle bilmesinden yücedir” anlamına gelir. Yine bu anlamda تَعَالَى fiili kullanılır. Mesela: تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ : Allah, onların şirk koşmakta olduklarından yücedir (27/63). Bu kullanımda özellikle تَفَاعُلٌ babının kullanılmasının nedeni ise, insanda olduğu gibi, tekellüf yollu değil aksine, bu hususta mübalağa bildirmek içindir. Şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا : Allah, onların söyledikleri şeylerden münezzehtir; son derece yücedir ve uludur (17/43). Burada geçen عُلُوٌّ kelimesi “Yüksek, yüce ya da ulvi idi ya da o hale geldi” anlamına gelen تَعَالَى fiilinin mastarıdır. Bu itibarla Yüce Allah’ın, وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا : Allah sizi yerden bitirir gibi yetiştirmiştir (71/17) sözünde geçen نَبَاتًا kelimesine ve وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا : Bütün varlığınla O’na yönel (73/8) sözünde geçen تَبْتِيلًا kelimesine benzer.
أَعْلَى : En şerefli, en yüce. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى : Sizin en yüce Rabbiniz benim, dedi (79/24).
اِسْتِعْلاَءٌ : Bu kelime, “yerilen ululanma isteği” anlamına da gelir; “عَلَاءٌ yani yükseklik, yücelik isteme” anlamına da.
Şu sözüne gelince: وَقَدْ أَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلَى : Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır (20/64). Burada geçen اِسْتَعْلَى fiili her iki anlamı da ihtimal olarak içinde barındırmaktadır.
Şu sözüne gelince: سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى : Yüce Rabbinin ismini tesbih et (87/1). Bu, ya “kendisiyle kıyaslanmaktan daha yüce” ya da “bir başkasıyla birlikte itibara alınmaktan daha yüce” anlamına gelir.
Şu sözüne gelince: وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلٰى : Yüce gökler (20/4). الْعُلٰى kelimesi اْلأَعْلَى kelimesinin dişilinin çoğuludur. Şu anlama gelir: “…bu aleme nazaran daha şerefli ve daha üstün olan gökleri…” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ بَنَاهَا : Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti (79/27).
Şu sözüne gelince: كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ : Doğrusu iyilerin kitabı, İlliyyin’dedir (83/18).
- Bir görüşe göre, bu, “cennetlerin en yücesinin adıdır”. Nitekim Siccin (سِجِّينٌ) kelimesi de cehennemlerin en şerlisinin adıdır.
- Bir görüşe göre ise, bilakis gerçekte bu “cennet sakinlerinin adıdır.” Bu görüş Arapçaya daha yakındır. Çünkü bu çoğul yalnızca akıllarla ilgili kullanılır. Şöyle demiştir: Bu kelimenin tekili, tıpkı بِطِّيخٌ kelimesi gibi عِلِّيٌّ şeklinde gelir. Bu itibarla ayet “iyiler de bu cennet sakinleri arasında olacaktır” anlamına gelir. Bu bakımdan da ayet Yüce Allah’ın وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا : …işte onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir (4/69) sözüne benzer.
عُلُوٌّ (Yükselmek, yükseltilmek ya da yüksek olmak) göz önünde bulundurularak “yüksek yere” ve “yüceliğe, yüksekliğe, şerefe” عَلْيَاء denmiştir.
عُلِّيَّةٌ kelimesi ise, عَالِيَة kelimesinin küçültme ismidir. Yaygın kullanımda ise “bir üst ya da en üst kattaki odanın” adı haline gelmiştir.
تَعَالَى النَّهَارُ : Güneş biraz yükselerek gün ilerledi.
عَالِيَةُ الرُّمْحِ : Mızrağın temreninin alt tarafı. Çoğulu عَوَالٍ şeklinde gelir.
عَالِيَةُ الْمَدِينَةِ : Medine’nin dış taraflarında, en yakını dört mil ve en uzağı da Necd tarafında, sekiz mil uzaklıkta olan köyler ya da kasabalar. Buradan hareketle بُعِثَ إِلَى أَهْلِ الْعَوَالِي (Avali halkına gönderildi) denmiştir. Âliye’ye nispet edilerek, عُلْوِيٌّ denmiştir.
عَلاَةٌ : Demirden ya da taştan olsun, örs.
“Bir üst veya en üst kattaki odaya” عُلِّيَّةٌ denmiştir. Çünkü عَلاَلِي şeklinde gelir, فَعَالِيلُ babındandır.
عِلْيَانٌ : İri deve.
عِلاَوَةُ الشَّيْءِ : Bir şeyin en üst kısmı. Bundan dolayı “başa ve boyuna” عِلاَوَةٌ denmiştir. “Yüklerin üzerinde taşındığı ya da üzerine yüklendiği şeye” عِلاَوَةٌ denmiştir.
“Rüzgarın geçtiği üst taraf ve alt taraf” anlamında عِلاَوَةُ الرِّيحِ وَسِفَالَتُهُ denmiştir.
اَلْمُعَلَّى : Kumar oklarının en üstünü.
اعْلُ عَنِّي : Beni bırak, çekil.
“Gel” anlamında bir emir olan تَعَالَ kelimesine gelince,
- Bir görüşe göre, bunun aslı “insanın yüksek bir yere çağrılmasından” gelir. Sonradan “her türlü yere çağırmada” kullanılır olmuştur.
- Bazıları şöyle demiştir: Bunun aslı “kişinin konumunun, mertebesinin yüksek, yüce olması” anlamına gelen عُلُوٌّ kelimesinden gelir. Bu itibarla da bu şekilde çağıran kişi sanki çağırdığı kimseyi, “içinde bir yücelik, yükseklik taşıyan bir şeye” çağırmış gibi olur. Bu bakımdan, “muhatap şereflensin diye şu şekilde söylenen” اِفْعَلْ كَذَا غَيْرَ صَاغِرٍ (Zelileşmeksizin, alçalmaksızın şunu yap) sözüne benzer. Bu anlamda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا …: De ki; geliniz, oğullarımızı davet edelim (3/61); قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ : De ki ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz (3/64); وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَى مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا : Onlara; Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin, denilince; münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün (4/61); أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ : Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek bana gelin diye (yazmaktadır) (27/31); قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ : De ki; gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım (6/151).
تَعَلَّى : Yukarıya doğru çıkarak gitti. عَلَّيْتُهُ فَتَعَلَّى şeklinde kullanılır.
عَلَى : Bir harfi cerdir. Şairin şu sözünde olduğu gibi isim yerine de kullanılabilmektedir: غَدَتْ مِنْ عَلَيْهِ (Onun üzerinde sabah vaktinde şakırdadı.) (Müfredât)
DİĞER BAZI TÜREVLER:
عَلَا (geniş zaman يَعْلُو mastar isim عُلُوٌّ) ve عَلِىَ (geniş zaman يَعْلَى mastar isim عَلَاءٌ):
عَلَا : Yüksekti, yükseltilmişti ya da o hale geldi.
عَلِىَ وَ عَلَا فِى الْمَكَارِمِ : Birçok niteliği üstündü veya üstün hale geldi.
عَلَا النَّهَارُ ve اسْتَعْلَى : Gün doğdu veya güneş yükseldi.
عَلَا فِى الْمَكَانِ : O yere çıktı (eş anlamlısı: اِرْتَفَعَ ve تَعَالَي)
عَلَا الدَّابَّةَ : Hayvanı bağladı.
عَلَاهُ ve عَلَا عَلَيْهِ ve اِسْتَعْلَى عَلَيْهِ : Onu alt etti; boyunduruk altına aldı; ona hükmetti; onun üzerinde egemenlik veya üstünlük sağladı;
عَلَاهُ : Ona mağrurca davrandı, büyüklendi veya baş kaldırdı.
عَلَوْتُهُ بِالسَّيْفِ : Ona kılıçla saldırdım.
عَلَاهُ : O şeyi kapladı.
عَلَا فِى الشَّرَفِ : Saygınlığı ve asaleti çoktu veya çoğaldı.
تَعَالَى (eşanlamlısı: عَلَا ) : Bir yer, mevki, kıdem, karakter veya saygınlık bazında yüksek, üstün, tanınmış, yükselmiş veya yüceltilmişti ya da öyle oldu.
تَعَالَى ayrıca, kendini övdü veya bir şeyden üstün tuttu anlamına gelir.
عَلَا بِهِ : O kişi veya şeyi yüceltti.
تَعَالَ fiili, emir sîgası olup “gel!” manasındadır, تَعَالَوْا çoğul halidir.
اَلْعَالِى (ismi fail): Ulu, yüceltilen, asil, ağırbaşlı; gururlu.
رَجُلٌ عَالِى الْكَعْبِ : Asil ve ağırbaşlı kişi.
عَلِىٌّ ve عَالٍ : Yüceltilen, ulu, asil, saygın kişi.
عَلِىٌّ ayrıca güçlü anlamına gelir.
اِنَّهُ كَانَ عَلِيًّا : Gururlu ve mağrurdu.
اَلْعَلِىُّ : En Yüce anlamına gelen, Allah’ın c.c. sıfatlarından biridir (2:255).
فُلَانٌ مِنْ عِلْيَةِ النَّاسِ : Falanca biri, yüce ve soylu kişilerdendir.
اَعْلَى : Daha yüce ve en yüce.
علِّيَّةٌ : Yüksek yer, üst kat (çoğulları: علِّيَّاتٌ-علِّيِّينَ-علِّيُّون).
عِلِّيِّينَ ve عِلِّيُّونَ (şu sözcüğün çoğul halleri oldukları söylenir: عِلِىٌّ tekil hali olmayan veya tekil ve dişi halleri bilinmeyen çoğul sözcükler olup, kavimler arasında yüksek mevkilere sahip zengin, varlıklı, yüce ve saygın kimseler anlamına gelir; ayrıca Cennetin en yüksek yeridir; koruyucu meleklerin دِيوَانٌ (kayıt veya hesap) yeri ki onlara iyi insanların sevapları iletilir (83:19).
عُلُوٌّ : Yükseklik, yücelme; saygınlık, asalet; yücelik, gurur, egemenlik.
اَلْمُتَعَالِ (Allah’ın c.c. bir ismi olarak): O, büyüktür, fevkaladedir, yücelerden yücedir; her şeyden üstündür ve her şeyden yücedir (13:9).
KUR’ÂN’DA GEÇEN TÜREVLERİ:
Aşağıdaki tabloda Kur’ân’da geçen ve bu kökten gelen kelime türevleri, bunların gramatik adlandırılışları, Kur’ân’da kaç kere geçmiş olduğu belirtilmiş ve örnek bir ayet için, sûre/âyet numarası verilmiştir.
| Tür | Adet | Anlam | Örnek | Açıklama | |
| عَلَا | fiil-I | 6 | Yüksek oldu, yükseldi, üste çıktı | 44/19 | |
| تَعَالَى | fiil-VI | 14 | Yükseldi, yüce oldu, yüceldi | 30/40 | |
| تَعَالَ | fiil-VI | 8 | Gel! (Son harfi düşmüş!) | 3/61 | Tam câmid emir fiil |
| اِسْتَعْلَى | fiil-X | 1 | Üstünlük davasında bulundu, yüceldi | 20/64 | |
| عَالِى | isim | 7 | Üstün gelmeye çalışan, cebir gösteren | 10/83 | Müennesi: عَالِيَةٌ |
| عَالِينَ | isim | 2 | Üstün gelmeye çalışan (çoğul) | 83/19 | Tekili: عَالِى |
| أَعْلَى | isim | 14 | En yüksek, en yüce, en üstün | 79/24 | Müennesi: عُلْيَا |
| عَلِىٌّ | isim | 11 | Kadri çok yüce, çok kudsi, çok yüksek | 43/4 | |
| عِلِّيُّونَ | isim | 2 | Yüksek yer, üst kat (çoğul) | 83/18 | |
| عُلُوٌّ | isim | 4 | Yüksek olmak, yükselmek; saygınlık, asalet | 17/43 | |
| مُتَعَالِى | isim | 1 | Yüce olan | 13/9 | |
| Toplam | 70 |
BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR:
Kök Harflerinin Yer Değişimi
Mahreci Benzeyen Kökler
Benzer Manada Kelimeler
- عَلَا (a)
- عَلَا (b)
- عَلَا (c)
- عَلَا (d)
- تَعَالَى
- اِسْتَعْلَى
- عَالٍ
- عَلِيٌّ (a)
- عَلِيٌّ (b)
- شَرِيفٌ
- أَصِيلٌ > bak: أ ص ل
- نَجِيبٌ
Zıt Manada Kelimeler
- عَلَا (a)
- عَلَا (b)
- عَلَا (c)
- عَلَا (d)
- تَعَالَى
- اِسْتَعْلَى
- عَالٍ
- عَلِيٌّ (a)
- عَلِيٌّ (b)
AÇIKLAMA:
A‘LÂ ile FEVK kelimeleri arasındaki fark
( ع ل و – ف و ق )
Bir şeyin üst kısmından bahsederken a‘lâ kelimesini kullanırız. Burada a‘lâ kelimesi, bahsettiğimiz şeye ait bir unsurdur. Mesela “hurma ağacının tepesi” derken bu kelimeyi kullanırız. Fakat “gök yerin üstündedir” derken a‘lâ kelimesini değil, fevka kelimesini kullanırız çünkü gök yerin bir unsuru değildir. A‘lâ kelimesinin karşılığı esfel, fevka kelimesinin karşılığı ise tahte kelimeleridir. (Farklar Sözlüğü 267) Bknz: ( ف و ق )
TÜRKÇEYE GEÇEN KELİMELER:
Aşağıdaki tabloda bu kökten Türkçeye geçmiş olan kelimeler, bunların Arapça yazılışları, Türkçe anlamları verilmiştir. Bu kelimelerin bazılarına günümüz Türkçesinde pek rastlanmaz. Daha çok Osmanlıca metinlerde görülmektedir.
| Âl | عَال | Yüksek. Ali. Yüce. Bülend. |
| Âli | عَالِى | Yüce, yüksek. |
| Âliye | عَالِيَة | Yüksek, yüce. |
| Aliyy (Ali) | عَلِيّ | Yüksek. |
| Ulâ | عُلَى | Şanlı, şerefli kimse. |
| Uluvv | عُلُوّ | Yükseklik. |
| Ulvî | عُلْوِى | Yüce. |
| Ulyâ | عُلْيَا | Pek büyük, pek yüce, daha yüksek. Çok yüksek olan. |
| A’lâ | أَعْلَى | Pek yüksek. |
| İlliyyûn (İlliyyîn) | عِلِّيُّونَ | Cennetin en yüksek tabakası. |
| İlâve | عِلَاوَة | Fazla. |
| Teâlî | تَعَالِى | Yükselme, yücelme. |
| Teâlâ | تَعَالَى | Namı büyük. |
| Teallî | تَعَلِّى | Yüksek olma. Yükselme. |
| Muallâ | مُعَلَّا | Yüksek, yüce. |
| Müteâl | مُتَعَال | Ali, büyük. |
| Müteâli | مُتَعَالِى | Yüksek olan, yükselen. |
| İsti’lâ’ | اِسْتِعْلَاء | Yükselme. Yücelme. |
ÂYETLER:
DİKKAT! İncelediğimiz kökten gelen kelimeleri, Kur’an-ı Kerim’deki yerlerinde, yakın çevresindeki kelimelerle ilişkilerini gösterecek şekilde listeliyoruz. Uzun ayetlerin sadece bir bölümünü ele aldık. Bazı ayetlerin sadece bir kısmını gördüğümüz için, ayetler hakkında yanlış bir hüküm verilmemesi gerekir. Tamamını ele aldığımız ayetlerin meallerinin sonuna bir yıldız (*) işareti konmuştur.
عَلَا : Fiil-I.
| 17:4 | لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | (Biz, Kitap’ta, Tevrat’ta İsrailoğullarına), “Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz” (diye hükmettik). |
| 17:7 | وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيرًا |
| Diyanet Meali: | Ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.) |
| 23:91 | إِذًا لَذَهَبَ كُلُّ إِلَٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ |
| Diyanet Meali: | (Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur). Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. |
| 27:31 | أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ |
| Diyanet Meali: | “Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin.” * |
| 28:4 | إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا |
| Diyanet Meali: | Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. |
| 44:19 | وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ |
| Diyanet Meali: | “Allah’a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil (mucize) getiriyorum.” * |
تَعَالَى : Fiil-IV.
| 6:100 | وَخَرَقُوا لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يَصِفُونَ |
| Diyanet Meali: | Bilgisizce Allah’a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir. |
| 7:190 | جَعَلَا لَهُ شُرَكَاءَ فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | (Fakat Allah onlara iyi ve sağlıklı bir çocuk verince de), Allah’ın kendilerine verdiği çocuk konusunda O’na ortaklar koşarlar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. |
| 10:18 | قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” |
| 16:1 | أَتَىٰ أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah’ın emri gelecektir. Artık onun acele gelmesini istemeyin. Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir. * |
| 16:3 | خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden yücedir. * |
| 17:43 | سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | Allah, her türlü eksiklikten uzaktır, onların söylediklerinin ötesindedir, yücedir. * |
| 20:114 | فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ |
| Diyanet Meali: | Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. |
| 23:92 | عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | O, görülmeyeni de, görüleni de bilir. Koştukları ortaklardan yücedir. |
| 23:116 | فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ |
| Diyanet Meali: | Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. O’ndan başka hiç ilâh yoktur. O, şerefli ve yüce Arş’ın Rabbidir. * |
| 27:63 | أَإِلَٰهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var!? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir. |
| 28:68 | مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللَّهِ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | Onların ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir. |
| 30:40 | سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir. |
| 39:67 | وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ |
| Diyanet Meali: | Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir. |
| 72:3 | وَأَنَّهُ تَعَالَىٰ جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا |
| Diyanet Meali: | “Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.” * |
تَعَالَ : Tam câmid emir fiil (Son harfi düşmüş).
| 3:61 | فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ |
| Diyanet Meali: | De ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım…” |
| 3:64 | قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَىٰ كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ |
| Diyanet Meali: | De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin…” |
| 3:167 | وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوِ ادْفَعُوا |
| Diyanet Meali: | Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin” denildi. |
| 4:61 | وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا |
| Diyanet Meali: | Münafıklara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygambere gelin” dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. * |
| 5:104 | وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَىٰ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا |
| Diyanet Meali: | Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygamber’e gelin” denildiğinde onlar, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter” derler. |
| 6:151 | قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ |
| Diyanet Meali: | (Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım…” |
| 33:28 | إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ |
| Diyanet Meali: | “Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut’a vereyim (ve sizi güzelce bırakayım).” |
| 63:5 | وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ |
| Diyanet Meali: | O münafıklara, “Gelin, Allah’ın Resûlü sizin için bağışlama dilesin” denildiği zaman başlarını çevirirler… |
اِسْتَعْلَى : Fiil-X.
| 20:64 | فَأَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفًّا وَقَدْ أَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلَىٰ |
| Diyanet Meali: | “Öyleyse, hilelerinizi toplayın (birbirinize destek olun) sonra sıra hâlinde gelin. Bu gün üstün gelen muhakkak başarıya ulaşmıştır.” * |
عَالِي : İsim. İsm-i Fâil. Müennesi: عَالِيَةٌ
| 11:82 | فَلَمَّا جَاءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا |
| Diyanet Meali: | (Azap) emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik. |
| 15:74 | فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ |
| Diyanet Meali: | Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. * |
| 44:31 | مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ |
| Diyanet Meali: | (Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan); Firavun’dan (kurtardık). Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi. * |
| 76:21 | عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ |
| Diyanet Meali: | Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. |
عَالٍ : İsim. İsm-i Fâil. (عَالِي = عَالٍ)
| 10:83 | وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ |
| Diyanet Meali: | Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi. |
عَالِيَةٌ : İsim. İsm-i Fâil. Müennes. Müzekkeri: عَالِى
| 69:22 | فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ |
| Diyanet Meali: | Yüksek bir cennettedir. * |
| 88:10 | فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ |
| Diyanet Meali: | Yüksek bir cennettedirler. * |
عَالِينَ : İsim. İsm-i Fâil. Kurallı Erkek Çoğul. Nasb / Cerr Hali. Tekili: عَالِى
| 38:75 | أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ |
| Diyanet Meali: | “Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” |
| 23:46 | إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ |
| Diyanet Meali: | (Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille) Firavun ve ileri gelenlerine (peygamber olarak gönderdik de onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular. * |
أَعْلَى : İsim. Müennesi: عُلْيَا
| 16:60 | لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَىٰ |
| Diyanet Meali: | Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. |
| 20:68 | قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَىٰ |
| Diyanet Meali: | Şöyle dedik: “Korkma (ey Mûsâ!). Çünkü, sensin en üstün olan.” * |
| 30:27 | وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَىٰ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ |
| Diyanet Meali: | Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. |
| 37:8 | لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ |
| Diyanet Meali: | Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. (Kovulmaları için) her taraftan taşa tutulurlar. * |
| 38:69 | مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ إِذْ يَخْتَصِمُونَ |
| Diyanet Meali: | “Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu.” * |
| 53:7 | وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَىٰ |
| Diyanet Meali: | O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip doğruldu). * |
| 79:24 | فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَىٰ |
| Diyanet Meali: | “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” dedi. * |
| 87:1 | سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى |
| Diyanet Meali: | Yüce Rabbinin adını tespih et. * |
| 92:20 | إِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلَىٰ |
| Diyanet Meali: | (Yaptığı iyiliği) ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar). * |
أَعْلَوْن : İsim. Kurallı Erkek Çoğul. Tekili: أَعْلَى
| 3:139 | وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ |
| Diyanet Meali: | Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz. * |
| 47:35 | فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ |
| Diyanet Meali: | Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. |
عُلْيَا : İsim. Müennes. Çoğulu: عُلًى Müzekkeri: أَعْلَى
| 20:4 | تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى |
| Diyanet Meali: | (O) yüksek gökleri yaratanın katından peyderpey indirilmiştir. * |
| 20:75 | فَأُولَٰئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلَىٰ |
| Diyanet Meali: | İşte onlar için en yüksek dereceler vardır. |
| 9:40 | وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَىٰ وَكَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا |
| Diyanet Meali: | Böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. |
عَلِىٌّ : İsim.
| 2:255 | وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ |
| Diyanet Meali: | Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür. |
| 4:34 | فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلًا إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür. |
| 22:62 | وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ |
| Diyanet Meali: | O’nu bırakıp da taptıkları ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz ki Allah yücedir, büyüktür. |
| 31:30 | وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ |
| Diyanet Meali: | Onu bırakıp da taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür. |
| 34:23 | قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ |
| Diyanet Meali: | “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Onlar da “Gerçeği” diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür. |
| 42:4 | لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ |
| Diyanet Meali: | Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür. * |
| 42:51 | أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ |
| Diyanet Meali: | Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. |
| 43:4 | وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ |
| Diyanet Meali: | Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcuttur, çok yücedir, hikmetlerle doludur. * |
| 19:50 | وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا |
| Diyanet Meali: | Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik). * |
| 19:57 | وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا |
| Diyanet Meali: | Onu yüce bir makama yükselttik. * |
| 40:12 | وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ |
| Diyanet Meali: | “(Bu, sizin tevhid çerçevesinde Allah’a çağrıldığında inkâr etmeniz), O’na ortak koşulduğunda ise inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm yüce ve büyük Allah’a aittir.” |
عِلِّيُّونَ : İsim. Kurallı Erkek Çoğul. Nasb / Cerr Hali: عِلِّيِّينَ
| 83:18 | كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ |
| Diyanet Meali: | Hayır (sandıkları gibi değil!) iyilerin yazısı “İlliyyûn”dadır. * |
| 83:19 | وَمَا أَدْرَاكَ مَا عِلِّيُّونَ |
| Diyanet Meali: | “İlliyyûn”un ne olduğunu sen ne bileceksin. * |
عُلُوٌّ : İsim.
| 17:4 | لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | (Biz, Kitap’ta, Tevrat’ta İsrailoğullarına), “Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz” (diye hükmettik). |
| 17:43 | سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا |
| Diyanet Meali: | Allah, her türlü eksiklikten uzaktır, onların söylediklerinin ötesindedir, yücedir. * |
| 27:14 | وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا |
| Diyanet Meali: | Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkâr ettiler. |
| 28:83 | تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ |
| Diyanet Meali: | İşte ahiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan (ve bozgunculuk çıkarmayanlara) has kılarız. |
مُتَعَالِى : İsim. İsm-i Fâil. Tefâul Bâbı (VI. Bâb).
| 13:9 | عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ |
| Diyanet Meali: | O, gaybı da görülen âlemi de bilendir, çok büyüktür, çok yücedir. * |